Disruptive Minds Lab

Yaşamın Gayesi İyilik Yapıp, Kötülüğü Önlemektir. Niçin Bir Ülker Üniversitesi Yok?

Geçen yazımda “1986 yılında Bilim ve Sanat Vakfı’nın kuruluşuna ön ayak olanlardan biri olmam da belki biraz, sınırlarımın ötesine geçtiğim şekilde açıklanabilir. Neden derseniz? Babam vakıf, dernek ya da bir benzeri oluşumun bizzat kurucusu ya da yüklenicisi olmanın faydasına inanmaz, bu işi daha iyi yapabileceklere bırakılmasını isterdi” diye yazmıştım. Bence vakıflar anonim hüviyete sahip olmalı ve gönüllülerce deruhte edilmelidir. Vakıf konusu açılmışken, Bilim Sanat Vakfı nasıl kuruldu, anlatayım.

Gençken benim kanım da tüm yaşıtlarım gibi kaynamaktaydı ve üstelik de Türkiye’nin içinde bulunduğu sosyal ve siyasi yapı öyle uzaktan bakmayı değil, ilgilenmeyi sanki zorunlu kılıyordu. İster sol olsun isterse sağ, gençler kendi meşreplerince, geçtim memleketi, dünyayı kurtarmayı kendilerine dert edinmişlerdi. Artık delikanlı değilim, geçmişe daha serinkanlılıkla bakabiliyorum ve ideolojisi ne olursa olsun o kuşak gençlerin aslında samimi olduklarını görüyorum ama hem kendi hayatlarını sona erdirecek hem de başka hayatları yok edecek kadar, bir cinnet halinin nasıl vücuda gelebildiğine hala hayret ediyorum. Bir nesle çok yazık oldu!

Ben dinibütün, ibadetlerini yerine getiren bir ailede büyüdüm. Kendi kararlarımı verebileceğim yaşta yani akıl baliğ olduğumda görüşüm değişmedi. Hayatımı yönlendirmede inanç gözlüğüm çok kıymetlidir. Çağın gereklerini ve gerçeklerini asla göz ardı etmem. Tarihi, kültürel ve medeni birikimleri hesaba katan bir siyasi anlayışa yakın idim. Ama artık siyasi bir görüşüm yok! Hiçbir zaman siyasi olmadım. Erdemi ve iyiliği yayıp, kötülüğü önlemenin yaşamın ana gayesi olduğuna inanıyorum.

Ama bütün bir toplum sizin gibi düşünmez elbette ama hele de lise çağlarındaysanız, onlara karşı haklı olduğunuzu gösterecek fırsatları ararsanız. Kendi yaşıtlarımızla yaşadığımız çatışmalar bir yana lisede öğretmenlere bile kafa tuttuğumuzu hatırlarım.

İstanbul Erkek Lisesi’nde Wicke diye bir Almanca hocamız vardı. Bize Max Frisch’in homo faber adlı kitabını okuttu. Kitapta bir ensest ilişki konu ediliyordu, bir babayla kız arasında. Hocaya “bize bunu okutma” dedik. Müfredatta var, okutacağım dedi. Biz de arkadaşlarla arka sırada oturmamıza rağmen, bu hocanın derslerinde en önde oturuyoruz, yaramazlık yapmak için. Mesele kitabı okutmamak. En son çekirdek yiyip kabukları adamın üstüne attık. Ama adam romanı sonuna kadar okuttu.

Tuhaf gelebilir ama Bilim ve Sanat Vakfı’nın kurulmasında bu kitabı okumaya mecbur kalmamın bile, etkisi vardır. Zira hem ders kitaplarımız. Hem öğretmenlerimizin verdiği bilgiler bizleri doyurmuyor, tatmin etmiyordu. Tek taraflı, ezberci, nedeni, niçini olmayan üstünkörü bir eğitim alıyorduk. Evet İstanbul Erkek Lisesi ve Boğaziçi Üniversitesi’nden mezun olmuştum ama arkadaşlarımla gösterdiğimiz kültür faaliyetleri olmasaydı …

Yine babama döneceğim, doğrudan siyasetle, dernekle ilgilenmemekle birlikte, gündemi izler, çeşitli iş derneklerinde ya da sosyal dayanışma gruplarında sözünü söylerdi. O zamanlar, yani 1970’lerin ortalarında bir “İstanbul eşraf” (ARE) grubu vardı. İş adamlarından, esnaftan yani genel olarak iş çevresinden oluşan işlerinde meşhur olan kişilerin bulunduğu İstanbul eşrafının çeşitli toplantıları olurdu. Burada daha çok memleket meseleleri konuşulur ve davet edilen bir kanaat önderi diyebileceğimiz kişi de katılanları aydınlatırdı. Yine aynı zamanlarda yani 1970’lerin ortaları gibi Aydınlar Ocağı kurulmuştu. Kurucuları arasında Süleyman Yalçın, Sabahattin Zaim, Ayhan Songar’ın bulunduğunu hatırlıyorum (ARE hepsine). Aydınlar Ocağı Türk- İslam tezinin doğduğu, bu konuda teorilerin geliştirildiği bir düşünce kulübü gibiydi. Bilhassa Süleyman Yalçın, konuşmalar yapar, onları aydınlatırdı. Tabii eşrafın ağırlıklı meselesi ekonomiydi, işti, Aydınlar Ocağı ise daha fikri bir yerdi.

Ben ilk başta ne eşrafla ne de Aydınlar Ocağı ile ilgilenmezdim, vaktim okulda geçiyordu. Benim delikanlılığıma gelen, 12 Eylül öncesinde memlekette “işler” çok kötüleşince, eşraf yine toplandı. Ve dediler ki; “Birini bulalım. Bütün şehirlerdeki kanaat önderi olan insanlara gitsin, konuşsun, görüşleri toplasın. Bunları bize söylesin. Bıçak kemiğe dayandı. Memlekete bir hal olacak.” Kimi bulalım diye araştırdılar o zaman Turgut Özal’ı (ARE) buldular. İlişki görevini de genç olarak bana verdiler. Ben Turgut Bey’e gittim aldım eve getirdim. Turgut Bey’le buluştular ve konuştular… Ama o sırada 12 Eylül oldu.

Aydınlar Ocağının 12 Eylül’den önce konferansları, çalışmaları devam ediyordu. Hatta bir keresinde ben de arkadaşlarla Necip Fazıl’ın konuşmasına katıldık. 80’ler olmalı, Necip Fazıl’ın iyice yaşlı olduğu, konuşmasının zor anlaşıldığı bir konferanstı. 1983’te de vefat etti. O konferansta Necip Fazıl’ın herkese fırça attığını, kızıp durduğunu çok iyi hatırlıyorum. Aydınlar Ocağı’nın 200 kişilik salonunu çok beğenirdim. Orada kültürel çalışmalar, konferanslar yapardık. Şimdi o kitaba homo faber’e geri dönüyorum, lisede gerçekten böyle bir kitabı sınıfta ders olarak okuduğumuz için çok kafamız bozulmuştu. Hep “Bizim okumamız gereken başka şeyler var” diye düşünürdüm. Birisi şunu okusun, diğeri bunu okusun, gelsin anlatsın. O zaman modaydı böyle şeyler. Biz kendi müfredatımızı oluşturduk, okuduk, anlattık, büyük bir arkadaş grubumuz, çevremiz oldu. Gayemiz dünyevi ve uhrevi bilgileri edinerek bütüncül bir yaklaşımla tarihi ve günümüzü anlamak, geleneksel bilgileri edinerek, özümüze kavuşmak idi. Mesela Usul İlimlerini aramızda paylaştık, okuduk birbirimize anlattık. Bu böyle süregeldi tüm hayatım boyunca … Benim konum mesela Tefsir Usulü idi. Ama komünizmi pratik bilirim. Diyalektik, materyalizm metoduyla dünya tarihini anlatabilirim. Diyalektik açıdan Hz. Peygamberin mucizesini anlatabilirim. Bunu ileride konuşuruz.

Bilim Sanat Vakfı’nın kurulması hemen 12 Eylül sonrası bir teknik zorunluluktan oldu. Ben, arkadaşlarım Mustafa Özel, Fikri Gökbörü Kançal ile kurduk, herkes dahil oldu. Derseniz senin ne kadar emeğin oldu, diye? Arkadaşlarla kıyaslanamaz bile, daha çok dinleyici ve izleyiciydim. Zaten 1980’lerde bisküvici oldum, ağır mesai hayatım başladı. Yani kuruluşa önayak olduktan sonra, arkadaşlar aldılar ve yürüttüler. Neredeyse, farklı, alternatif özgün bir eğitim sistemi oluşturdular. Ve bunu Bilim ve Sanat Vakfı ile benim ülkümden çok daha ileri bir noktaya taşıdılar. Sadece kültür değil, bilim ve sanat alanlarında önemli çalışmalar yapıldı. Sahip olduğu perspektifle medeniyet ve kültür birikimimizin, tarihi ve coğrafi derinliğimizin, güncel hayata devşirilmesi konusunda önemli çalışmalar yapıldı. Sadece ulusal düzeyde değil, uluslararası çapta bilimsel toplantılar organize etti. Vakıfta serbest, kapsayıcı, kucaklayan bir çalışma ortamının olması benim için önemliydi. Öyle de olmuştu.

Benim kanaatim Bilim ve Sanat Vakfı’nın bağımsızlığını muhafaza ederek yurt sathına yayılıp daha çok gence hitap etmesiydi. Arkadaşlarım çekimser davrandılar. Daha sonra vakıf üniversitesi kurulması hususu söz konusu olunca ben buna hiçbir zaman taraftar olmadım ve bunu her zaman açıkça ifade ettim. Fakat tahakkuk edince de elimden geldiğince, mesela kira ve arazi bağışı gibi yardımcı oldum. Hatta o zaman arkadaşların ailemizin veya büyüklerimizin adını verelim teklifine rıza göstermemem bundandır.

Ben kanun marifetiyle kurulan yapılara müstenkifim. Bilhassa eğitimde dayatmalara muhalifim. Bir Ülker Üniversitesi olmamasının nedeni budur. Zaten artık tüm dünyada Üniversite anlayışı fiziksel olarak da değişiyor. Yaşadığımız salgın bu değişimi hızlandırdı. Eninde sonunda yaşadığımız teknoloji devrimine paralel olarak dünya, çok farklı öğrenim modellerini konuşmaya başlayacak. Bildiğimiz anlamda üniversiteler şehirlerin gezilip görülmesi gereken müzeleri olarak tarihteki yerlerini alacaklar. Bu benim tahminim.

Hatta şöyle bir tarihe baktığımızda, mazide çeşitli şehirlerin insanlığın düşünsel gelişmesi ve tarihin dönüm noktalarında çok önemli yeri olmuştur. Kudüs, Mekke, Medine, Roma, İstanbul daha ziyade düşünsel planda, Paris, Moskova ise devrimleri, Londra, New York sanayi ve ticaret hamleleri ile öne çıkanlardan bazılarıdır. Aynı zamanda şehirler tarihte çeşitli özellikleriyle yer almışlardır, mesela Roma arenasıyla, İstanbul surları, Paris Louvre sarayı ile … Şimdi ise üniversiteleri şehirlerin belirgin özelliği olmuştur. Benim arkadaşlarıma tavsiyem işte bu şekilde artık demode olup müzeleşecek bir yapı olan üniversite değil, bilakis ileride maruf olacak olan neyse onu kurmak, geliştirmek şeklinde olmuştu. Heyhat anlatamadım. 

Not: Açık kaynak niteliğindeki bu yazı yazar zikredilerek iktibas edilebilir. Telif gerektirmez.