Disruptive Minds Lab

Üretmek Sorumluluktur, Herkes İçi̇n Üretmek Daha Büyük Sorumluluktur.

Korona virüs kaynaklı Covid19 hastalığı çok kısa sürede Çin’den dünyaya yayıldı. Şu anda raporlanmış 14.600.000 vaka 609.408 ölüm var. Ülke sıralamasına bakarsak ilk üç sırayı ABD (3.844.815 vaka 140.903 ölüm), Brezilya (2.118.646 vaka ve 80.120 ölüm) ve Hindistan (1.155.191 vaka 28.084 ölüm) alıyor. Türkiyemiz 220.572 vaka 5508 ölüm ile 14’üncü sırada. Hala aşı bulma çabası, ilaç bulma çabası devam ediyor. Bir yandan hastalanan insanlar tedavi edilmeye çalışılıyor. Hala hastalığın nasıl bulaştığı, neyin vaka sayısını, neyin ölüm sayısını arttırdığı konusunda bilinmeyen çok şey var. Hala bir solunum yolu hastalığı mı yoksa dolaşım yolu hastalığı mı ona bile karar verilmemiş durumda…

Covid19 hastalığı, 11 Mart 2020 tarihi itibarıyla Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ veya WHO) tarafından salgın hastalık (pandemi) ilan edildi. O gün DSÖ, korona virüsü salgını sebebiyle 114 ülkede 118bin vakaya rastlandığını, 4bin 291 kişinin ise hayatını kaybettiğini açıkladı ve Covid19’u salgın hastalıklar grubuna dahil etti.

Dünya Sağlık Örgütü’nün bu kararında üç kritere uygunluk etkili oldu;

1) Yeni bir virüs olması 2) İnsanlara kolayca geçebilmesi 3) İnsandan insana kolay ve sürekli bir şekilde bulaşması.

Bugüne kadar kara veba, kolera, grip, tifo, domuz gribi aynı kriterlere uyarak salgın hastalık olarak kabul edilmişti. 11 Mart’tan sonra dünyanın neredeyse her ülkesi, DSÖ’nün tavsiyesine uyarak, biraz da çaresizlikten farklı şekillerde ve sürelerde karantina uyguladılar. Kimi haftada iki gün, kimi dört gün kimi de her gün belirli yerleşim yerlerinde ya da ülkenin tamamında sokağa çıkma yasağı/karantina kararı verdiler (1). Kuşku yok ki karantina resmi makamlara sorumlu davranma fırsatını sunarken diğer yönden ülke ekonomilerini de zora soktu. Mayıs 2020’nin başlarından itibaren tüm dünyada vaka sayısının göreceli olarak azalmasıyla birlikte ülkeler karantina kararlarını kaldırdılar ya da gevşettiler. İnsanlar bu kez sadece belirli mekanlara, belirli mağazalara, belirli davranışlara yönelerek kendi karantinaları uygulamaya başladılar. Ama yine de son on günde salgın yeniden hız kazandı. DSÖ’den “bazı ülkeler yeniden tamamen karantina altına girmek zorunda kalabilir” açıklaması geldi.

Vaka sayılarında artışla birlikte birçok ülke de karantina, sokağa çıkma yasağı tedbirlerini geri getirdi. Avustralya’da bazı şehirlerde vaka sayısı artınca halk ilk günlerde olduğu gibi marketlere akın etti. Türkiye’de henüz bu yönde bir adım yok. Ancak Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Kurban Bayramı’na işaret ederek, “illerdeki vaka seyrine göre il bazında birtakım kısıtlamalar olabilir” dedi. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise “Kurban Bayramı için böyle bir adım atmak biraz zor ama değerlendirmesini Bilim Kurulu yapacağı gibi biz de Bilim Kurulu ile bunu tabii paylaşabiliriz. Kurban Bayramı’nın tabii özellikleri, hususiyetleri çok çok farklı” dedi (2).

Ortada bir gerçek var, karantinaya rağmen 11 Mart’taki dünya çapında 118 bin vaka yaklaşık beş ayda 14.6milyona çıktı, ölüm sayısı ise 4 binden 609 bin ölüme yükseldi. Yani her gün yaklaşık 85 bin insan korona hastası olurken 3700 kişi de hayatını kaybetti. Eğer hiçbir ülke karantina uygulamasaydı ne olurdu? Vaka ve ölüm sayısı kaça çıkardı? Böyle bir şeyi tahmin etmek mümkün değil. Bir yerde karantina uygulanacaksa tamamına uygulanır, deney amacıyla o yerin yarısındaki insana karantina uygulanırken diğer yarısının virüse maruz bırakılması insan hakları dolayısıyla da araştırmacı ahlakı açısından da mümkün değildir. O halde karantina denilen önlem aracının etkili olduğunu nereden biliyoruz? Karantina uygulanan yerlerde yapılan, varsayıma dayalı istatistiki modellemelerden. Önemli bir araştırmacı grubu çok yakın zamanda karantinanın etkili olup olmadığını ölçmeye çalışan 10 Covid-19 modellemesine, 4 gözlemsel çalışmaya ve 15 SARS ve MERS modellemesine özel bir analiz uygulamışlar. Vardıkları sonuç şu: Sınırlı sayıda kanıt olmasına rağmen, tüm çalışmalarda karantinanın vaka ve buna bağlı ölüm sayısını azalttığı bulunmuş. Ve de karantinaya ne kadar erken başlanırsa o kadar etkili ve daha az maliyetli oluyor. Ve de karantina sosyal mesafe, seyahat kısıtlaması, okul kapatma gibi diğer önlemlerle birleştiğinde yalnız başına olduğundan daha fazla etkili oluyor (3). Burada kullanılan yöntemin belirttiğim gibi istatistiki modelleme olduğu ve hastalığın kuluçka günü, enfeksiyonun devam günü ve yayılma katsayısı, aile üye sayısı gibi çok sayıda ön kabule dayandığını unutmayalım. Örneğin İtalya’daki bir karantina çalışmasındaki bulgu aile üyesi sayısı 2yi geçen durumlarda karantinanın etkisinin zayıfladığı, bu yüzden daha uzun süre karantina gerektiği yönünde (4).

Bu konuyu sona bırakıp şimdi Türkiye’de 2020 Mart’ın ilk günlerini hatırlayalım. Vatandaşların bakkallara marketlere koşup panik içinde yurt dışında tuvalet kâğıdı, Türkiye’de makarna stoklandığı günlere… Çok şükür bugün o panik günlerini unuttuk, hızla normale dönüyoruz. Ama geriye baktığımızda, yani daha 3 ay öncesine baktığımızda zor günler geçirdik. Türkiye’nin en önemli gıda üreticisi olarak; “Ülker Bisküvi”, 7’den 70’e herkes için farklı anlamlar yüklenen o bisküvi; kimimiz için temel gıda maddesi, bazılarımızın enerji kaynağı, kimimizin açlık bastırma aracı, kimimizin ara öğünü olan; ama tartışmasız içinde mutluluk ve nostalji barındıran tüketim üzerinden bizi birleştiren beraberliğimizin, vatandaşlığımızın simgesi olan o herkesin “benim bisküvim” dediği, Ülker Bisküvi’yi kesintisiz üretmek, tüm ülkeye dağıtmak, hatta çevremizdeki geniş coğrafyada bizle aynı duyguları paylaşan insanlara tedarik zincirini kırmadan ulaştırmak zorundaydık.

Bisküvinin niye bu kadar önemli ve vazgeçilmez bir ürün olduğunu anlamak için biraz tarihine bakmak gerekir. Bisküvi tarihi neredeyse tatlılar kadar eskidir. Bazı kaynaklar ilk bisküvinin milattan önce 7’inci yüzyılda Pers İmparatorluğu’nda pişirildiği söylenir. Bizim bildiğimiz anlamda bisküvi ise bir Fransız icadı ve 14’üncü yüzyılda Paris caddelerinde satılan içi meyve dolu küçük kabarık, dolgulu kurabiyeler bis-qui’nin kökeni. Bisküvi ismi ise Latince bis cotum yani iki kere fırınlanmıştan geliyor. İngilizce’de bu biscuit olmuş, İtalyanlar biscotti, İspanyollar bizcocho, Almanlar ise Keks, Ruslar бисквит (biskvit), Polonyalılar ise biszkopt olarak isimlendirmişlerTürkiye’de ise peksimet zaman içinde püskevit ve nihayet bisküvi demişiz. Geleneksel yapı olarak bisküviler sert ve kuru oluyor. İlk bisküvi tariflerine Elizabeth çağı olarak adlandırılan 1558-1603 yılları arasında rastlanıyor (5).

Bisküvinin yüzyıllar boyunca dönüşerek bugünlere gelmesinin nedeni; besleyiciliği, kolay stoklanması, taşımasının kolay olması, dayanıklı olması ve ucuz olması. 17. ve 18. yüzyılda gemiciler aylarca deniz seferlerinde kalırlarmış. Sert, dayanıklı bisküviler bu yüzden gemilerin en önemli yiyecek maddesi imiş. Adına da “taş ekmek” adı verilirmiş.

Amerika’da bisküvinin anlamı biraz farklı. Küçük, yuvarlak, kısa sürede pişip ekmek olan hamurlara Amerikalılar “biscuit” diyor. Onlar için bildiğimiz bisküvi ise cookie ya da craker olarak adlandırılıyor. Kurabiye olarak çevireceğimiz “cookie” ise flemenkçe “koekje”, küçük ya da yuvarlak kek sözcüğünden geliyor. Felemenk fırıncılar ısı kontrolü nedeniyle fırının içine küçük hamur parçası koyarlarmış. “Cookie” nin menşei de bu hamurlarmış. Amerika dışında dünyanın her yerinde bisküvi, cookie tatlı ürünler, craker ise tuzlu ürünler için kullanılıyor (6).

Bu arada Türkiye’de pötibör dediğimiz aslında bisküvi denince çoğumuzun aklımıza ilk gelen dikdörtgen, çaya batırılmasıyla ünlü bisküvi ilk olarak 1886 ‘da Louis Lefèvre tarafından Fransa’nın Nantes kendinde piyasaya sürülmüş. LU ismi Lefèvre ve iş ortağı ve karısı Pauline-Isabelle Utile’den geliyor.

Tarihten bugüne dönersek bisküvinin sınıfsız, kaynaşmış, eşitlikçi hissettirerek tüketim vatandaşlığı yarattığını söyleyen ben değilim. The Atlantik dergisinde okuduğum bir makalede Sosyolog Amita Baviskar’ın fikirlerinden ilham aldım (7). Zaten bu yazıyı yazmak da aklıma yine o makalede yer alan Hindistan’ın Ülker’i, Parle-G’nin covid19 salgını sırasındaki piyasa seyrini okurken geldi. Neredeyse bizim yaşadıklarımızla aynı… Çünkü her ülkenin bir sınıfsız, kaynamış, eşitlikçi hissettiren Ülker gibi herkese hitap eden makul fiyatlı ana bir bisküvi markası, herkesin sahip çıktığı (benim bisküvim) var. Bu mesela Türkiyemiz’de, Balkanlar’da, Ortadoğu’da ÜLKER olarak bilinirken, Hollanda’da Verkade, Fransa’da BN ve İngiltere’de McVities, böyle anılır ve tüketilir. Tüm bu markalar sahibi %100 Türk olan aile şirketimiz Yıldız Holding’e aittir. Bütün iş arkadaşlarımla hep beraber bu zor şartlarda ürünlerimizi raftan eksik etmemek, tüketicilerimizi nostalji ve mutlulukla birleştiren bu ikonik markaları kesintisiz sunmak için canla başla çalıştık, eminim tüm meslektaşlarım, hepimiz Covid19 salgınının zor şartlarında insan üstü bir çabayla elimizden geleni yaptık. Aynı şekilde “benim bisküvim” Amerika’da Oreo, Almanya’da Leibniz, Fransa da LU ve Hindistan’da da Parle-G’dir.

Parle-G Hindistan’ın neredeyse geleneksel yiyeceği, 1929 da Mohanlal Dayal Chauham isimli bir iş adamı tarafından kurulmuş. İsmini de kurulduğu yerden, Mumbai’nin banliyölerinden biri olan Vile Parle’den almış. Chauham için şirket özgüven ve İngiliz kolonisi ithalatına karşı milliyetçi bir duruşu temsil ediyor. Hem Hindistan’ın yoksullarının hem de zenginlerinin ortak markası ve ayda bir milyar paket bisküvi satıyor.

Tabi 1.3milyar insanın yaşadığı Hindistan’da gelir dağılımı bizden çok farklı, mesela Hindistan’da 11.000 göçmen üzerinde yapılan bir araştırmada yüzde 80’ninin ellerine günde 2.5 Amerikan dolarından daha az para geçtiği, günde bir öğün yemek yedikleri ve çoğunun devletten yiyecek desteği almadıkları bulunmuş. Bu yüzden de düşük ücretli çalışanların temel enerji kaynağı bisküvi olmuş ve Covid19 karantina uygulamaları esnasında üretimin aksamaması için çalışması gereken işçiler dört saat beş saat yürüyerek vardıkları iş yerlerinde; enerji veren yol arkadaşları Parla-G bisküvileri ve su olmuş. Bu arada Mumbai’nin zengin mahallerinde sütlü çayın en iyi arkadaşının da Parle- G olduğunu belirtmekte fayda var. 

Sıkı Karantina nedeniyle Parla-G’nin Hindistan’daki 135 fabrikası ve doğrudan ve dolaylı olarak çalışan 60 bin çalışanı etkilenmiş. Devlet temel ihtiyaç maddelerinin üretimine izin vermiş ama neyin temel ihtiyaç maddesi olduğu ülkenin bölgesinden bölgesine değişmiş bu nedenle de Parle-G yöneticileri oldukça sıkıntı çekmiş. Salgından önce Hindistan’da devlet 800 milyon insana ayda 5 kilo pirinç tahsis ediyormuş, bu karantina günlerinde ikiye katlanmış ama yine de çok sayıda insan açlıktan, yorgunluktan ölmüş ya da intihar etmiş. Bir Parle-G çalışanı korona virüs önlemleri sırasında niye arzın devam etmesi gerektiğini çok iyi anlatmış: Bu bir sosyal sorumluluk!    

Şükür korona virüs hastalığının ilk ortaya çıktığı ve kendini hissettirdiği günlerde devletimiz gerekli önlemeleri aldı. Neyin ihtiyaç maddesi neyi ihtiyaç maddesi olmadığını çok iyi biliyorlardı. Kimseye gidip üretimimizin ne kadar stratejik bir ürün olduğunu anlatmak zorunda kalmadık. Bu nedenle üretimin, dağıtımın ve satışın aksamaması ve tedarik zincirinin bozulmaması için doğru kararları alan ve uygulayan hem Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a hem de diğer tüm bakanlarımıza ve bilim kuruluna tüm Türkiye için teşekkürü bir borç biliyoruz. Bizde daha ilk günden çalışanlarımızın ve ailelerinin sağlığını ve tüketicilerimiz için gıda güvenliğini ön planda tutarak üretimimi durdurmamak için elimizden geleni yaptık. Çalışanlarımızın farkındalıklarını arttırmak, uygun davranış geliştirmek için çalışanlarımıza eğitimler verdik. Zor şartlar altında dur durak bilmeden çalışmamızın nedeni parayla pulla ilgisi yoktu, Daha büyük bir görevimizi olduğunu biliyorduk. Biz durursak ülke dururdu. Biz durursak diğer birçok ülkede beslenme zincirine zarar verirdik. O günlerde sosyal medya hesaplarından yayınladığımız mesajımızın içeriği öylesine yazılmış bir içerik değildi:

”…biliyoruz ki bir gıda şirketi olarak böylesine hassas bir dönemde sorumluluğumuz çok büyük. Ülker olarak bu bilinçle aralıksız çalışıyoruz. Halkımızın ürünlerimize kolayca ulaşmaya devam edebilmesi için üretim dağıtım ve satış ekiplerimizle Sağlık Bakanlığı’nın 14 kuralı kapsamındaki tüm önlemleri temel alıyoruz. Hijyeni ve gıda güvenliğini her zaman olduğu gibi en üst seviyede tutarak üretmeye ve etkin dağıtım ağımızla ürünlerimizi raflara ulaştırmaya Türkiye genelinde devam ediyoruz.”

Yeniden baştaki konuya dönecek olursam… Yıldız Holding olarak, Ülker olarak her türlü karantina dönemine fabrikalarımızın olduğu tüm ülkelerde öncekinden daha hazırlıklıyız. Karantina uygulandığı yerlerde “Covid19 hızını kesiyor” ama hastalığa yakalanmayan insanları da canından bezdiriyor. Ülke yönetimleri ekonomik çöküşler karşısında çaresiz bırakıyor. Yaz bitiyor, önümüz kış ve her ülke artık okullarını açmak zorunda.

İngiltere kaynaklı birçok araştırmada 10 yaş altı çocukların Covid19 sonucu ölüm ve hastalığı bulaştırma risklerinin çok ama çok az olduğu bulunmuş. İsveç’te anaokulları ve ilkokullar hiç kapanmamış ve öğretmelerin covid-19’a yakalanma oranları diğer mesleklerle aynı bulunmuş. Almanya’da çok yeni yayınlanan bir araştırmaya göre okula gitmiş olan 1500 öğrenci ve 500 öğretmende binde 6 oranında virüs bulaşığı tespit edilmiş. Okulları açmak da az maliyetli iş değil tabi ki. Milyonlarca el dezenfektanı, esnek ders saatleri, dikkatli organizasyon, dikkatli servis gerekiyor. Diğer yandan çocukların okula gitmediği her gün ciddi bir zihin israfına yol açıyor ve karantina yararından çok zarar verir hale geliyor (8).

ABD Başkanı Donald Trumph boş yere Dünya Sağlık Örgütü’ne kafa tutup, ABD’nin örgüt üyeliğinden çıkma kararını açıklamadı. Başkan Trumph kendini DSÖ’nün karantinaya yönelik önlemleriyle bağlamak istemiyor. Önümüzdeki dönemde karantina ya da sokağa çıkma yasağı kararı almanın ne kadar zor olduğunu biliyor ve o yüzden de şimdiden önlemini alıyor. Açıkçası ben de artık tüm ülkelerde karantina kararlarının uygulamanın yukarda sözünü ettiğim “kapanmanın getirdiği canından bezme etkisi” nedeniyle zor olduğunu düşünüyorum. Hep birlikte neler olacağını göreceğiz. Ama neler olursa olsun her ülkede herkesin “benim bisküvim” dediği ikonik markalarımız üretilmeye ve ihtiyaç gidermeye devam edecektir. 

Ülker gibi…

Not: Açık kaynak niteliğindeki bu yazı yazar zikredilerek iktibas edilebilir. Telif gerektirmez.

Kaynakça:

1.https://en.wikipedia.org/wiki/National_responses_to_the_COVID-19_pandemic

2.https://www.sozcu.com.tr/2020/ekonomi/dunya-yeniden-karantina-altina-giriyor- 5929726/

3.Nussbaumer-Streit B, et.al. Quarantine alone or in combination with other public health measures to control COVID-19: a rapid review. Cochrane Database of Systematic Reviews 2020, Issue 4. Art. No.: CD013574.

4.Sjödin H, et. Al. Only strict quarantine measures can curb the coronavirus disease (COVID-19) outbreak in Italy, 2020. Euro Surveill. 2020;25(13):pii=2000280. https://doi.org/10.2807/1560-7917.ES.2020.25.13.2000280

5.https://www.streetdirectory.com/food_editorials/pastry/cookies/the_origins_of_biscuits_and_cookies.html

6. https://en.wikipedia.org/wiki/Biscuit#Variations_in_meaning

7. Allana, A. , India’s Comfort Food Tells the Story of Its Pandemic, The Atlantic, 13 Haziran 2020           

8.The Ekonomist, Let them learn, July 18, 2020