Disruptive Minds Lab

TIPTA ve SAĞLIKTA BALON BİLGİLER

Aşı Karşıtları Aşı Bulunursa Bakalım Ne Yapacak?

İçinde yaşadığımız çağda bizi bilgi sağanağından koruyacak bir şemsiyeye her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Kulaklarımızı tıkasak bile hangisinin doğru, hangisinin kirletilmiş, manipüle edilmiş olduğunu tartmakta zorluk çektiğimiz haberlerden uzak kalamıyoruz. Sağlığımızı ilgilendiren, gıda, beslenme, tıp alanları ise kuşkusuz en çok tuzağa düştüğümüz alanlar. Medyada her gün korkularımızı tetikleyebilecek veya görüşlerimizi değiştirmemize sebep olacak bir yığın bilgiyle karşılaşıyoruz.

Size Sabri Ülker Gıda Araştırmaları Vakfı’nın çocuk kitaplarının başarısından söz etmiştim. Şok marketlerle işbirliği yaparak sağlıklı beslenme ve sağlıklı yaşam konularında çocukları eğiten neredeyse milyon kitabı çocuklarla buluşturmuşlardı. “Vakıf bu projenin yanında yine beslenme ve sağlıklı yaşam alanında doğru ve bilimsel bilgiyi toplumun her kesimine ulaştırmak, bilgi kirliliğini ortadan kaldırmak için uluslararası olan tıp ve beslenme alanında ses getiren kitapları yetişkinlere yönelik olarak Türkçe’ye kazandırmaya başladı. Serinin ilk kitabı TIPTA VE SAĞLIKTA BALON BİLGİLER geçen aylarda yayınlandı” diyor Sabri Ülker Vakfı Genel Müdürü Begüm Mutuş kitabın önsözünde.

Harvard ve UCLA’daki çalışmalarıyla tanınan tıp doktoru Prof. Nina Shapiro kendisini bu kitabı yazmaya teşvik eden sebebin, pek çok kişinin tarafsız, güvenilir öneriler için nereye bakması gerektiğini bilmemesi ve internete kontrolsüz ve hızla yayılan yanlış bilgilerin insanları şaşkınlığa sürüklediğini ve sersemlettiğini belirtiyor. Buna “arama motorlarının karanlık ve aydınlık yanı” diyor ve ekliyor “doktorunuzu yelp’lemeli misiniz?” Bence nasıl artık çoğumuz nasıl kocakarı ilaçları tavsiyelerinden geri duruyorsak, sağlık sitelerinden öğrendiklerimizle kendi kendimize teşhis koymaktan vazgeçmeliyiz. Ama belki doktorumuz da bizimle bir zahmet, artık neredeyse hepimizin internette alıştığımız gibi bir şekilde iletişime geçmeli, zira toplumun iletişim alışkanlıkları süratle evriliyor. Tabi ben artık benimle whatsapp’tan haberleşen, uzaktan erişimli toplantılarla konsültasyon yapan doktorlarıma müteşekkirim.

Her zaman geçerli olacağına inandığımız, sağlığımız açısından kritik bir değeri olduğunu düşündüğümüz bir bilginin birdenbire geçerliliği kayboluyor. Örneğin düşük yağ içeren ürünlerin, diyet yapanların yardımına koştuğu zannediliyordu; ta ki obezitenin temelinde yağın değil de şekerin de olabileceği keşfedilene kadar.

Eskiden bilgiye ulaşmak için kütüphanelerdeki tozlu sayfalar arasına gömülmemiz gerekirken, artık bir tıkla dünyanın bilgisi önümüze seriliyor. Bugün sağlıktan gıdaya her konuyu öncelikle danıştığımız Bay “google”, 2006’da hem Oxford hem de Merriam-Webster’ın sözlüklerine bir yüklem olarak eklendi.

Shapiro bu kitabı yazarken ülkemizi henüz ziyaret etmiş bir arkadaşından da etkilenmiş, hatta kitabın tanıtımı için ülkemize gelmişti. Sürekli ortada dolaşan iddiaların çoğunlukla abartılmış, yanıltıcı, gelişigüzel yapılan araştırmalara dayanan veya savunmasızları avlamak için üretilmiş hokkabazlıklar olduğunu vurguluyor ve ekliyor “Her meslekte olduğu gibi tıp alanı da düzenini hastalık korkusu ya da sadece sağlık arayışı üzerine kuran korku tüccarları ve dolandırıcılarla doludur. Bu kitabın amacı, sizi popüler sağlık tavsiyeleri hakkındaki gerçeklere karşı uyanık kılmayı sağlamak ve açıkgöz bir sağlık tüketicisi birey veya hasta olmanız için özenli, güvenilir bir rehber sunmaktır. Neyin gerçek neyin balon bilgi olduğunu anlamanın yöntemlerine bakacağız.”

Kitapta sağlık çevrelerinde bolca yer alan komplo teorileri, risk yönetimi, nedenselliğe (causation) karşı korelasyon (correlation), doğru, tekrarlanabilir, iyi tasarlanmış bir araştırmanın ne olduğu gibi önemli konulara değiniliyor. Ardından sonra çoğu insanın aklını kurcalayan sorulara yanıtlar sunuluyor; Bilimsel olarak kanıtlanmış en iyi diyet diye bir şey var mı? Glüten gerçekten bu kadar kötü mü? Detokslar toksik olabilir mi? Şeker kanser hücrelerini besliyor mu? Organik ne zamandan beri “müthiş” ürün şifresi haline geldi?

Konu sağlık, beslenme ve tıbbi seçimler olduğunda, iyi eğitimli insanlar dahi çelişkili seçimler yapabiliyor. Bazı insanlar katkı maddesi içeren gıdaları tüketmekten endişelenirken, araba kullandığı esnada mesaj göndermekte veya emniyet kemeri takmamakta sakınca görmüyor. Halbuki meydana gelen kazalarda ölüm nedenlerinde ilk sıralarda bu davranışlar geliyor.

İnsan bir şeye inandığını anda, aksini gösteren kanıtlara karşı körleşir ve fikrini kolay değiştirmez. Buna “İlk İnancın Laneti” deniyor. Neticede dikkatimiz gerçek risklerden uzaklaşıyor, suni korkularla şekillendirdiğimiz yanlış kararlarımız artabiliyor.

Aslında balon haberlere kanmamız konusunda interneti suçlayamayız. Internetin olmadığı yüz yıldan daha önceki bir dönemde Clark Stanley insanları yılan zehrinin mucizeleri konusunda ikna ederek kendi ününü yarattı. Stanley tıbbi karışımının Hintli bir doktorun gizli tarifinden kaynaklandığını ve her derde deva olduğunu iddia ederdi. Ne var ki 1917’de federal ajanların, Stanley’in mucizevi ilacının bir tür yılan yağı, biraz sığır iç yağı ve biraz da kırmızı biberden oluşan bir sahtekarlık olduğunu ortaya çıkarmalarıyla balon söndü. Stanley işsiz kaldı, ama “yılan yağı satıcısı” terimi günümüzde her türlü sahtekarlığı işaret etmek için oralarda hala kullanılıyor.

Kitapta risk algısının önemine de değiniliyor. Çoğu zaman asıl riskin ne olduğunu başımıza geldikten sonra anlarız; gerçek risk ile algıladığımız risk arasındaki makasın açılması bizi yanlış kararlara iter. Örneğin tıbbi tedavilerin hepsi risk taşır, ancak rahatsızlığa müdahale edilmesinin yararları edilmemesinden kaynaklanabilecek riskleri gölgede bırakabilir. Benzer şekilde suyun dezenfekte edilmesi esnasında ortaya çıkan kanserojen maddeler çok düşük de olsa risk oluşturabilir, ancak dezenfekte edilmeyen su kitlelerin hayatını kaybetmesine neden olacaktır. Komplo teorisyenleri aslında var olmayan veya çok düşük seviyedeki sağlık risklerini balon gibi şişirir.

İnsanları yanıltıcı bilgilerle yönlendirenlerin yaptığı bir kurnazlık da “bağlantılı olmak” ve “ilişkili olmak” terimlerini kapsam dışında kullanılmalarıdır. İki olayın arasında tesadüfi bir ilişkisi olması bunların illa ki neden sonuç ilişkisine sahip olduğu anlamına gelmez. Örneğin son yıllarda maraton koşan insan sayısı da obezite görülme sıklığı da çığ gibi büyüdü. Peki o zaman maratonların obeziteye neden olduğunu söyleyebilir miyiz? Elbette hayır, çünkü bu sadece bir korelasyon’dur. “Neden olmak” kanıtlanması en zor olanıdır. Bunun için yüzde yüz korelasyon gerekir.

İşte size Dr. Shapiro’nun kaleminden daha derin bir örnek: “Laboratuvar ortamında bir neden ortaya çıkmış gibi görünebilir, fakat bu neden ilişkisi insanlarda görülmeyebilir. Bir bileşenin laboratuvar ortamında toksik olduğunu göstermenin birçok kolay yolu bulunabilir; ancak böyle bir etki illa ki insan vücudu için geçerli olmayacaktır. Buna oldukça basit bir örnek, kimyasal ismi sodyum klorür (NaCl) olan, eski dostumuz sofra tuzudur. Tuzun beslenmedeki olumlu ve olumsuz etkileri üzerine yapılan ateşli tartışmaları bir kenara bırakalım, tuz iki basit madde olan sodyum ve klordan oluşur ve her ikisi de tek başına olduğunda en ölümcül elementler arasında yer alırlar. Sodyum su ile temas ettiğinde patlayan bir maddedir. Kahramanımız sodyum sadece hücreleri öldürmez; laboratuvarları da patlatabilir. Klor, yüzme havuzu dezenfektanları ve çamaşır suyu içerisinde yer alan bir maddedir. Yeterince yüksek dozda toksik olabilir. Halbuki yeterince sodyumklorür yani tuz hayatımızın vazgeçilmez tadıdır. Tersinden başka bir örnek ise, bamyada bulunan bir maddenin in-vitro (cam petri kabında) çalışmalarda insanların meme kanseri hücrelerini yok ettiğinin tespit edilmesi, bu bamyanın kanıtlanmış bir kanser önleyici ilaç olduğu anlamına gelmez.”

Yani Laboratuvar şartlarında neden olduğu gösterilen bir faktörün, insanlar üzerinde herhangi bir etkisi olmayabilir. Ve hatta “sağlıklı” diye tabir edilen bir bileşen/gıda dozuna bağlı olarak toksik olabilir; örneğin aşırı fazla su içerseniz ölebilirsiniz.

Korelasyon, ilişkili olma, bağlantılı olma ve neden olma gibi terimlerle, aslında masum olan maddelere çamur atılırken, “doğal, organik” gibi terimler kahramanlaştırılıyor. Kimyasal, katkı maddesi ve hatta plastik sözcükleri patlamaya hazır bir korku balonuna dönüştürülmüş durumda. Diğer taraftan her zaman doğal ve organik eşittir “sağlıklı/güvenli” kabul etmek hatalı ve suistimale açık bir yaklaşımdır.

Prof. Shapiro gıdalar söz konusu olduğunda organik teriminin, otomatik olarak daha iyi algısı yaratmasının çağımızın en kötü yanlışlarından biri olduğunu iddia ediyor. Mesela kuruyemişlerde bulunabilen aflatoksin küfü, teknik olarak organiktir, ancak gezegenimizin en ölümcül maddeleri arasındadır.

Yaygın algının aksine organik ürünler, organik olmayanlara göre daha fazla besin değeri içermiyorlar. 2012’de Annals of Internal Medicine dergisinde yer alan bir çalışmada, organik gıdaların konvansiyonel olarak üretilen muadillerinden daha sağlıklı olup olmadığına bakmak için yüzlerce farklı araştırma incelenmiş. Sonuçta konvansiyonel gıdalarla beslenen insanlar ile organik gıdalarla beslenenlerin sağlık sonuçlarında bir fark olmadığı bulunmuş.

Gündemimizi meşgul eden konulardan biri de şeytanileştirilen gluten. Binlerce yıldır gıdalarımızda bulunan bu maddenin bir anda şeytanileştirilmesi gerçekten şaşırtıcı. Dr. Shapiro çölyak hastası değilseniz glütenden korkmayın diyor ve hatta boş yere glütensiz beslenmenin risklerini işaret ediyor.

Bir başka haksızca şeytanlaştırılan örnek olan monosodyumglutamat, yani MSG de kitapta yer alıyor. Aslında Japonya’da keşfedilen MSG ile bağdaştırılan “Çin-restoranı sendromu” 1968’de, New England Tıp Dergisi’nde yayınlanan bir mektupla ünleniyor. Halbuki onlarca yıllık çalışmalara rağmen, MSG’nin çin restoranı sendromunda belirtilen semptomlara veya başkalarına neden olduğunu gösteren hiçbir kanıt yok. Hatta tükettiğimiz MSG’deki glutamat iyonları ile vücudumuzda doğal olarak oluşan glutamat iyonları arasında kimyasal bir fark da yok. Bu maddeyle ilk olarak anne sütüyle tanıştığımızı biliyor muydunuz? Peki doğal olarak domates, bezelye, parmesan ve rokfor peyniri ve mantar gibi birçok gıdada bulduğunu?

Bir de bilinmeden ön yargı beslenenler var. Mesela birçok dondurulmuş meyve/sebze, taze muadilleri ile aynı, hatta sıklıkla daha fazla miktarda vitamin ve lif içeriğine sahiptir. Çünkü satış noktasına ulaşmadan önceki uzun yolculuğuna dayanabilmesi için tam olarak olgunlaşmadan önce toplanan benzerlerinin aksine, dondurulmak üzere toplanan meyve/sebzeler hem olgunluk dönemlerinin zirvesindedir hem de fabrikaya geldiğinde zaman kaybetmeden şoklanırlar. Evinize alıp dondurmaya kalktığınız ürünlerde ise hücre zarının çatlamasıyla besin değerinin kaybolmasını engelleyemezsiniz. Bunlar özellikle mevsim dışı dönemlerde, taze muadillerine göre ciddi ölçüde daha uygun fiyatlıdır. Birçok tüketici donmuş meyve sebze reyonunu görmezden gelir, sadece taze denilen şeyleri satın alırlar. Halbuki dondurulmuş ürünler besleyicilik açısından daha avantajlı olabilir, hem de daha ekonomik ve daha uzun saklanabilir özelliktedir.

Tüm bu kafa karışıklığının üzerine bir de bilimsel araştırmaların hangisine ne kadar kendimizi kaptıracağımız konusu var. British Medical Journal her yıl yayınlanan yeni makalelerin tümünü değerlendirdiğinde, ortalama %6’sının bir anlam ifade edebilecek yeterlilikte olduğunu tespit etmiş. Yani bu etkileyici çalışmaların %94’ü iyi tasarlanmış değil.

Aslında özellikle de gıda ve beslenme gibi, kontrollü insan deneyleri yapmanın bazen etik dışı çoğu zaman da çok zorlu olduğu bir alanda, birbirinin aksini işaret eden çalışmalara rastlamamız kaçınılmaz. İşte bu nedenle tüm bunları bir potada eritip, ortaya konulan kurumsal görüşlere (DSÖ, FAO, EFSA, FDA, Avrupa Kalp Vakfı vb) bakmamız gerekir. Ben uluslararası bilimsel kılavuzlardaki bilimsel bilgiyi, medya manşetlerindeki bilgiyle karşılaştırınca durumu kaplumbağa tavşan yarışına benzetiyorum. Çok bilinen masalda olduğu gibi kazanan hep kaplumbağa (bilimsel görüşler) oluyor.

Buyurun size enteresan bir örnek. Vitaminler yaşam için pek önemlidirler ve canlı bir organizmanın ihtiyaç duyduğu organik bileşikler olarak tanımlanırlar. Yağda çözünen vitaminler (A, D, E ve K) ihtiyaç duyulana kadar karaciğerde ve yağ dokularında depolanabilir, bu yüzden onları düzenli olarak tüketmemiz gerekmez. Suda çözünen B ve C vitaminini depolayamayız, dolayısıyla onları düzenli bir şekilde tüketmemiz gerekir. Birkaç milyar yıl önce, ilk yaşam formları kendi vitaminlerini üretmeyi başarıyorlarmış, ancak insanlar dahil olmak üzere birçok yaşayan canlı evirildi ve bu yeteneğini kaybetti.

Linus Pauling bugün yaşanan vitamin aldatmacasıyla ilişkilendirdiğimiz bir isimdir. 1954’te kimya dalında, 1962’de barış alanında Nobel Ödülü kazanmıştır. Ancak bu önemli bilim insanı, daha sonra yaptıklarıyla, bugün dünya çapında bir yanılgının tohumlarını atmış. Pauling 1965 yılında, sözde bir doktorun günde 3.000 mg C vitamini önerisine çılgınca sarılıyor; bu yetişkinler için önerilen günlük C vitamini dozunun (60 mg) 50 katı kadar!

 

Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve diğer ülkelerdeki çok sayıda tıp merkezinde binlerce denek üzerinde yapılan birçok çalışma C vitamini takviyesinin herhangi bir faydasını bulamadığı, soğuk algınlığı veya nezlenin görülme sıklığı, şiddeti veya süresinde bir azalma tespit edemediği halde C vitamini çılgınlığı o zamandan beri devam ediyor. Halbuki düzenli bir beslenmeyle günlük C vitamini ihtiyacımızı besinlerden alabiliyoruz, zaten önerilen de aslında budur. Bazı vitaminlerin gerçekten de yaşamımız için hayati önemi ve bazılarının hastalıkları önleyici etkisi olmasına rağmen, çoğu takviyenin gerekli olmadığı anlatılıyor.

Shapiro plasebo etkisi için homeopati kullanmak sizin kararınız derken, ancak güvenilirliği ve etkinliği sağlam kanıtlarla desteklenmiş tedavileri reddederek veya geciktirerek sağlığınızı riske atmanın korkutucu örneklerinden bahsediyor. Homeopatik ilaçlar istenmeyen yan etkilere neden olabilir; kişinin aldığı ilaçlarla etkileşime girebilir, alerjik reaksiyonları tetikleyebilir ve hiçbir faydası olmayan ya da daha kötüsü zararlı olabilecek maddeler içerebilir.

Dünyamız hala pandeminin etkisindeyken hepimizin aşina olduğu virüsler, aşılar, salgınlar da kitapta yer alıyor. Ne de olsa aşı karşıtlığı da komplo teorileri için güzel bir oyun sahası. Son pandemiye kadar insanlardan bazıları virüslerden değil bizi onlardan koruyan aşılardan korkar hale gelmişti. Aşıların diğer sağlık uygulamalarının çoğundan farklı olarak, kendimiz veya ailemiz için vereceğimiz kişisel bir kararın ötesinde hayal bile edemeyeceğiniz kadar yaygın etkisi olabileceğini aşı karşıtları yaşadığımız krizde yaşayarak öğrendiler. Eğer aşı bulunursa aşı karşıtlarını ne yapacağını hepimiz merakla bekliyoruz.

Bazı insanlar önerilen tüm aşıları olsalar bile, yeterince bağışıklık geliştiremeyebilirler. Bu durumda kitle bağışıklığı konusu devreye giriyor. Kitlenin (yani nüfusun) çoğunluğu aşı olursa, bireysel bağışıklığa sahip olmayanlar, kitlenin aşılanması sonucunda biraz da olsa koruma altında kalacaklar.

Bugün herkes merakla dünyanın mücadele ettiği korona virüse karşı bulunacak olan aşıyı bekliyor. Geçmişte bazı salgınlar vardı; çiçek hastalığı buna bir örnek. Çiçek aşısının yıllarca dünya çapında uygulanması ardından 1972’de Amerika Birleşik Devletleri’nde çiçek hastalığının ortadan kaldırıldığı ilan edildi. 1977’de son kez Somali’de tek bir çiçek hastalığı vakası görüldü ve 1980’de Dünya Sağlık Örgütü, çiçek hastalığının dünya çapında kökünün kurutulduğu görüşünü paylaştı. İşte bunlar hep toplumun suni şekilde korkutulduğu aşılar sayesinde.

Atalarımızın “azı karar, çoğu zarar” sözü kuşkusuz neredeyse her şey için geçerli. İnsan vücudunun yaklaşık yüzde 66’sını oluşturan su bile, kanınızın kimyasını değiştirecek kadar aşırı çok tüketildiğinde toksik hale gelebilir. Prof Shapiro bu konuya şu sözleriyle değiniyor;

“En iyi egzersiz, en iyi cihaz, en iyi diyet, en iyi takviye, en iyi tanı testi, en iyi içecek, en iyi cilt kremi ya da en iyi tıbbi karar diye bir şey yoktur. Mükemmel genetik makyaj diye bir şey de yoktur. İnsanın sağlığı için seçtiği her yolun birden çok sapağı vardır. Bu sapaklarda kararlar alınır ve yönler değişir ve umarım bu değişim daha iyi yönde gerçekleşir. Öğrenmeye devam ettikçe, sağlık konusunda ideal ya da kötü olduğunu düşündüğümüz şeyler de değişmeye devam ediyor.”

Alanında ünlenmiş bir hekim olan Prof. Dr. Shapiro, tecrübeli bilim insanları için bir çalışma, ne kadar büyük veya küçük olursa olsun, mucizevi, çığır açıcı veya ezber bozucu olmadığını da hatırlatıyor ve mucizevi, çığır açan ve ezber bozan gibi moda söylemlerle karşılaştığımızda buna şüpheyle yaklaşmamız için bizleri uyarıyor:

İnanılmaz gibi görünen bir şey okuduğunuzda dikkatli olun ve bunun üzerine düşünmeye zaman ayırın. Çünkü bir şey inanılmaz görünüyorsa muhtemelen de öyledir” diye bitiriyor kitabını Shapiro.

Kitap Türkçe’ye çok başarılı bir şekilde çevrilmiş. Çevirmenin ODTÜ mezunu bir gıda mühendisi Ebru Akdağ olması çevirinin sağlığını gerçekten çok arttırmış. Çok akıcı olmuş. Ebru Akdağ başarılı bir STK yöneticisi. MÜMSAD’ın (Mutfak Ürünleri ve Margarin Sanayicileri Derneği) genel sekreteri. Gıda konusunda bilgi kirliliği ile mücadele etmek için instagramdaki “gıdahurafeleriavcısı” hesabını merakla takip ediyorum. Geçenlerde ABD’de Gıda ve İlaç Kanunu’nun nasıl doğduğunu anlatan “Zehir Mangası” başlıklı bir post yayınladı ve Prof. Esat Karakaya hocanın Kimyasal Gıdada Doz ve Risk isimli kitabını kaynakça olarak verdi. Yıllar önce bu kitabı hızlıca sayfalarını çevirerek taramıştım. Yeniden kütüphanemde bulup incelemeye aldım. Bundan sonra size sağlık ve beslenme konusunda anlatacağım kitap sanırım bu olacak. Bu sefer kitap önerim farklıydı, ama neticede bunlar okuduklarımın bir kısmı, neticede sağlık ve beslenme davranışları hayatımızı etkilemiyor mu?

 

(*) Shapiro Nina Tıpta ve Sağlıkta Balon Bilgiler, Sabri Ülker Vakfı Yayınları, 2020.