Disruptive Minds Lab

İLETİŞİM TARZIM, ilk izlenim mi, son andaki doruk noktası mı? RUS Ruleti oynar mısınız? Bu durumda hangi “BEN”iniz konuşuyor, farkında mısınız?

İletişim tarzım: Az konuşurum, ciddiyeti severim, dedikodudan hoşlanmam!

murat ülker

Hadi bakalım size bir soru: Bir sunumun, bir iş görüşmesinin veya bir randevunun iyi geçtiğini nasıl anlarsınız?

Hemen “ilk görüşte etkilenme olduysa…” diye başlarsınız. Sıklıkla, “ilk izlenim” tuzağına düşeriz. Türkiye’de dahil bütün imaj danışmanları “İyi bir ilk izlenim için tek şansınız vardır,” diye tutturmuşlardır. Bu tür ezberleri kabul ederiz. İlk izlenimin olduğu doğruymuş. Birisi hakkında duyduğumuz ilk şey o kişi hakkındaki muhakememizi etkileyip , bize söylenen ilk rakam pazarlığın temelini oluşturduğunu kendi deneyimlerimden bilirim. Buna çapa atma (anchor) etkisi deniyormuş. Ama kalıcı izlenim yaratabilmek için tek şansımız ilk izlenim değilmiş. Son izlenim etkisi ilk izlenimden daha önemliymiş. Nerden öğrendim? Mikael Krogerus / Roman Tschäppeler’in Türkiye’de 5’inci baskısını yapan İletişim Kitabı isimli kitabından (1). İki yıl önce bir uçak seyahatinde okumuştum. İletişim tarihinin en önemli 44 teorisini hap gibi, kısaca ve o kadar akıcı bir şekilde anlatıyordu ki çok hoşuma gitti, yol boyunca okudum bitirdim. Geçenlerde kütüphanemi karıştırırken gözüme çarpınca bu hafta gündem yapayım istedim.   

Doruk Noktası Kuralı’na göre televizyon dizilerini art arda izlememizin nedeni “son izlenim” etkisi. Televizyon kanalları, dizi bölümünü en heyecanlı yerinde bitirdiklerinde Doruk Noktası Kuralı’nın yaşanıyor. Konu iletişim olduğunda bir toplantıyı nasıl başlattığımız, atmosferi nasıl ayarladığımız, havayı nasıl yumuşattığımız elbette önemli ama Nobel ekonomi ödülü sahibi Kahneman’ın çalışmasına göre, asıl etki ilk mesaja değil son mesaj odaklanınca gerçekleşiyor. Yazarlar her ilkeyi çok güzel bir kıssadan hisse ile bitiriyorlar. Bu konunun kıssadan hissesi şu: “Açılış cümleleri umurumda bile değil. İlgimi çeken tek şey kapanış cümlesi. Okuyucu yatağına bu cümleyle gider.” (Elfriede Jelinek)

İletişimsizlik mümkün değil. Çok doğal bir eylem. Her gün deneyimliyoruz ama bu kitaptan anladım ki çoğumuz , iletişimin çalışma mekanizmasını bilmiyoruz. Böyle olmasına rağmen , soru sormadan, okumadan, açıklama yapmadan, yazı yazmadan, dinlemeden, tartışmadan ya da bazen sadece sessiz kalarak geçen tek bir günümüz bile yok. İletişim Kitabı iletişimi kolaylaştırmak ya da geliştirmek için basit araçlardan söz ediyor.Bizi iletişim biliminin derinliklerine doğru bir geziye çıkarıyor.

Örneğin hangi durumda hangi “Ben”iniz konuşuyor, farkında mısınız? Kastettiğim koca Yunus’un dediği gibi “Bir ben vardır benden içerü” demek değildir. Fakat arkadaşlarım bilirler, birçok “Murat” vardır muhatap oldukları, eş, baba, dayı, delikanlı, idareci/amir, sanayici, Türk vb gibi… Hatta bunların dahi değişik tipleri vardır, cesur, atak yerine göre vurdumduymaz, yerine göre sarkastik özellikleri olan…Sanki siz öyle değil misiniz? Hala şaşarda gülerim hatrıma geldikçe, bir kahve/cafe gibi bir yerde arkadaşlar toplanmış, maksat geyik muhabbeti, beş benzemez biraradalar. Ben geç kalmışım girdim içeri ama bir karşılama herkes hazırolda, meğerse ben, ben değilde o rütbeli zat imişim. Neyse tam oturdum, yanımdaki dengesiz çıkardı revolveri “Haydi”dedi “Rus ruleti oynayalım”. E şimdi, o Murat diyemezdi buna “Hayır”, zaten teşnedir böyle şeylere. Ama elalem ne der, bastı tetiğe arkadaş masanın altından göstermeden etrafa, doğrultarak karnına, “ÇIT” sesi, denk gelmedi! Tabi arkadaşlar farkında bende sıra. Dedim kendime “Deli değil ya bu çocuk boştur herhal, iyisi mi çek tetiği sav sıranı”, işte tam o sırada hep “kendisi olan” yanımda oturan naif arkadaşım tuttu elimi; “Aman dur yapma, deli misin” gibi ısrarlar. Hay Allah demin vacip idiyse, şimdi artık farz oldu çekmek tetiği! Kararlılığımı gören arkadaş bu sefer, fedakara yatıyor “Sıranı bana ver” diye ısrara devam ediyor. “Hah işte tam fırsatı; tamam önce sıra sende, ama sen mızıklarsın ben oynuyorum senin yerine” dedim. Revolveri ona doğrulttum ve bastım tetiğe, “PAT” dedi, arkadaş kendini yere attı, tepiniyor “ben vuruldum” diye. Rezalet, tüm kahve yerde tam siper. Meğerse farkındalarmış bizim rus ruleti oynadığımızın. Ne olmuş? Sıranın kendine geleceğini gören bir sonraki, işi sabote etmek için kese kağıdı patlatmış aynı anda. İşte bir kişi hariç herkesin bir başkası olduğu kendiliğinden gelişen olaylar… İletişim örnekleri.

1964 yılında Eric Berne, İnsanların Oynadığı Oyunlar (Games People Play)’da, bir model geliştiriyor başkalarıyla iletişim kurduğumuzda ortaya çıkan üç “ben durumu” olduğunu ortaya koyuyor:

1. Ebeveyn ego durumu: Hepimiz biraz ebeveynlerimiz gibiyiz. Bu başkalarını koruduğumuz ya da ne yapıp yapmamaları gerektiğini söylediğimizde ortaya çıkar. Fakat aynı zamanda düşünceli, empatili ve yardımsever davrandığımızda da kendini belli eder.

2. Yetişkin ego durumu: Düşünerek, kontrollü ve sakin bir şekilde iletişim kurduğumuzda yetişkin gibi davranırız. Başka bir deyişle, karşıtlığımızı saygılı ifade edip nesnel davranırken ve yapıcı eleştiriye tepki gösterirken de yetişkin egomuzu kullanırız.

3. Çocuk ego durumu: Bazen içimizde olan çocuğa dönüşürüz. Mantıksız ya da meydan okuyan, aptal ya da çekingenizdir. Ancak hayal gücümüz, merak ve öğrenme tutkusu gibi olumlu özellikler, çocuksu iletişimimizde daha belirgindir.

İletişim kurduğumuzda, üç ego durumundan biri her zaman kullanımdadır. Ancak biz her zaman bunun farkında değiliz, kendimizi gözlemlediğimizde kanıtları bulabiliriz. Bir tartışmada sunduğumuz bir önerinin grup tarafından reddedildiğini varsayalım: Savunma durumunda veya meydan okuyarak tepki verirsek, çocuk modundayız. Mantıklı bir şekilde tartışıp teklifin saçma olduğunu ortaya koyarsak, yetişkin modundayız. Fakat ahlaki olarak diğerlerinin yanlış olduğunu tartışıyorsak ve biz haklı olduğumuz için karşı taraf haksızsa, ebeveyn modundayız. Demek ki kişi kendisine şunu sormalı: Şu anda hangi ego durumundayım, ebeveyn egosu mu, yetişkin egosu mu yoksa çocuk egosu mu? Aynı soruyu kendime de sordum..Ben ciddiyeti severim. Kişisel olarak ciddi bir adamım, hem sınırlarını muhafaza ederim hem de başkalarının sınırlarına saygı gösteririm. Bu konudaki dikkatim yüzünden beni yakından tanımayanlar asık suratlı, kızgın olduğum kanaatine varıyorlar. Bazen öyle yorumlar kulağıma geliyor. Oysa ben öyle kolay kolay kızmam. Mesele, kızılacak bir olayı baştan engellemektir. Olduktan sonra kızmanın kendine zararı var. Keskin sirke küpüne zarar verir. Eğer ciddiyet ve sınırlarını muhafaza ederseniz, kızılacak konu ya çıkmıyor ya da azalıyor. Annem, babamın pek çok huylarının bana geçtiğini söylerdi, inşallah öyledir. Mesela babam kadar değil belki, ama ben de sabırlıyımdır. Hem işimde hem özel hayatımda sabra kıymet veririm. En zor koşullar ve baskı altında bile moralimi, sakinliğimi bozmam, beklerim. İnancım da bana sabrı öğütlemiştir. Bu yüzden sabırlı olurken, hiç zorlandığımı hatırlamam. Kurtuluşa sabırla varılacağına inananlardanım. Ama sabır asla zillete dönüşmemeli! Yani sabır öyle boş bekleyip durmak, rıza gösterip baş eğmek değildir. Arapça kökenli bir kelimedir, içinde direnç vardır. Tüm bu özelliklerime bakınca iletişimlerimde çoğunlukla yetişkin egosu kullandığımı söyleyebilirim. Hatta çocuklarımla iletişimde bile yetişkin egomu kullanırım, “ebeveyn egomu” devreye mümkün olduğunca az sokarım. Ailecek eğlenirken tabi ki çocuk egom aktive olur. Çocuk egomun devrede olduğu diğer iletişim ortamı ise arkadaşlarım. Nasıl olmasın..Çok uzun yıllardır birlikte çalıştığım arkadaşlarım var. Öyle ki birbirimizle nerede ise ailemle geçirdiğimiz vakitten fazlasını geçirmişiz. Onlarla birbirimizi artık konuşmaya ve anlatmaya gerek kalmayacak kadar birbirimizi tanımaktayız. Onlarla beraberken elimde olmadan çocuk egom devreye giriveriyor, ama tabi büyük çocuk . Aslında benim hayatımda belki de çok daha fazla sayıda Murat Ülker var, müteşebbis, sanayici, yönetici, arkadaş, koca, baba ve dede… Kimbilir siz hangisine ne vakit rasgelirsiniz…   

İletişim Kitabı’ndaki teorilerin çoğu “iyi iletişim, işbirliğiyle ilgilidir” tezini savunuyor. Arada da, Amerikalı Robert Greene’in klasik güç stratejilerini anlattığı , İktidar: Güç Sahibi Olmanın 48 Yasası (The 48 Laws of Power) kitabından  yola çıkarak, bazı hileli stratejiler öneriyor, biz kullanmasak da mutlaka bize karşı kullanılacak, öğrenelim diye:

1. Tereddüdünüz varsa tartışmayın! Bir şeyden emin değilseniz, bunu başkalarına belli etmemeye çalışın. Şüphe ve tereddüt sadece argümanlarınızı hafifletir. Lehinize ya da aleyhinize olan formülasyonlarla, rakibiniz bir saldırma fırsatı görecektir. Bu nedenle, sadece fikirlerinizi gerçekleştireceğinizden emin olduğunuzda konuşun ve planınız yolda çatırdasa bile geri adım atmayın.. İnsanlar cesurların hatalarını affeder, ancak şüphe edenlere güvenmez.

2. Az konuşun! Zannedilenin aksine karşınızdakini çok konuşarak ikna etmeye çalışmamalısınız. Ne kadar çok konuşursanız, düşünceleriniz o kadar değiştirilebilir ve sıradan görünür. Kelimelerle elde ettiğiniz zafer aslında büyük kayıplarla kazanılan bir zaferdir, çünkü kimse ikna edilmekten hoşlanmaz. Eylemlerinizle, tepkilerinizi her daim tetiklerseniz, kontrolde olursunuz. Her şeyden önce, sakin ve arkadaş canlısı olun.

3. Cahil gibi davranın! Genelde zekâ ve karizmanın gözlerimizi kamaştırmasına meyilliyiz. Bir de tam tersini deneyin: rakibinize zeki olduğunu hissettirin. Kendini beğenmiş hisseder ve dikkatsizleşir. Rakibiniz gardını indirdiğinde, saldırabilirsiniz. Aptal gibi davranmak en eski savaş taktiğidir. Çinliler, “Kaplan’ı öldürmek için bir domuz gibi görün,” der.

4. Vazgeçin! Birisini ikna edemezseniz, kendi durumunuzu tekrar değerlendirin: Şimdi pes edersem bana neye mal olur? Güleryüzlü bir yenilgi itirafı, ters bir saldırıdan daha kendinden emin bir izlenim bırakır. Üstelik karşınızdakine ne kadar az ilgi gösterirseniz, diğerlerinin memnuniyeti de o kadar az olur.

Bu teorinin kıssadan hissesi de ilginç: “İstiridyeler dolunayda tam olarak açılırlar; yengeç açık olduğunu görünce istiridyenin içine bir taş ya da yosun atar, böylece istiridye bir daha kapanamaz ve yengecin yemi olur. Bu, ağzını çok fazla açıp kendisini dinleyicinin insafına bırakan kişinin kaderidir (Leonardo da Vinci).”

Burada taktik olarak “az konuşun” diye öneriyorlar ama ben fıtrat olarak konuşkan biri değilim. Konuşkan insanlara biraz şaşırırım, bu kadar çok lafı nerden buluyorlar, diye… Kendim az konuştuğumdan olacak herhalde. Az anlattığım gibi gereksiz lafları dinlemekten de pek hoşlanmam, malayani sohbetlerden uzak dururum. Hele dedikodu. Yakın çevrem bilir, kızmam demiştim ya, dedikodu kızdığım özelliklerdendir, ama sınırlarımı sıkı koruduğum için dedikodulara mümkün olduğunca az maruz kalıyorum. Yani kimse gelip de bana ‘dedikodu anlatmaya’ kalkışmıyor. Kimin nerde, ne yaptığını ben niye merak edeyim? Bazen dostlarım takılır sen hiç merak etmiyorsun diye. Neden başkalarının sırlarına vakıf olmam gerektiğini hiç anlamamışımdır. Keza ben de sırrımı derdimi paylaşmam. Ama dinleyip birinin derdine deva olacaksanız ne ala.

Nasıl ki dedikoduya kızarsam, kızdığım başka şeyler de vardır. Bunlar, özel ya da iş hayatımda yaptığım gibi şahsen engelleyebileceğim şeyler değildir. Yalana, israfa, hak yemeye, çevre ve topluma zarara çok kızar ve sinirlenirim. Sinirlenirim, sinirlenmesine ama kin tutmam. Kindarlıkla kızgınlığı kalpte uzun süre yaşatmak anlayabildiğim bir şey değildir. Ama affedemem de, zira olan olmuştur, kimse zamanı geri saramaz. Ama her hata değerlidir, şayet ders alırsak …

FEEDBACK, Geri Bildirim pek hazetmediğim bir iş ve kelime, iletişimi zor bunun. Daha ziyade kültürle ilgili belki, zaten ben de pek beceremiyorum. Bazen dozunu kaçırınca kabalaştığınızı düşünür insanlar. Benim gibi pek “hayır” demiyorsanız, neredeyse hiç “evet” de demeyince, “ne söyledi” şimdi Murat Ülker, “acaba bunu mu, şunu mu kasdetti” diyenler sarpa sardırıyor.

Kitapta “yurt dışında nasıl iletişim kurarız?” diye de bir başlık var. Burada Briton Richard D. Lewis’in Kültürler Çarpıştığında (When Cultures Collide, 2005) adlı klasikleşen kitabından üç ana kültürel ve iletişim grubunu tanımlanmış yazarlar;

1. Doğrusal etkin: Almanya, İsviçre, İngiltere ve ABD de dahil olduğu bu toplumlar doğrusal etkindirler. Dinledikleri kadar konuşurlar, sınırlı bir beden dilleri vardır, kibar ama doğrudan konuşurlar, gerçekleri söylerler ve yazılı kelimeye değer verirler. Aynı anda iki şey yapmazlar.

2. Çoklu etkin: Akdenizliler veya Suudi Arabistanlılar gibi toplumlar çoklu etkindirler; çok konuşurlar, el kol hareketi yaparlar, duygusaldırlar, gerçekler üzerinde değişiklik yaparlar, konuşulan kelimeye değer verirler ve aynı anda birçok şeyi yaparlar.

3. Tepkisel: Japonya, Çin ya da Kore gibi toplumlar tepkiseldir, daha küçük bir konuşma alanları vardır ve önce diğer kişinin konuşmasını sağlamaya çalışırlar, iyi bir beden dilleri vardır, kibar ve dolaylı konuşurlar, yüz yüze iletişim kuramaz ve yüzleşmezler.

Karma toplumlar da vardır. Mesela Hindistan, hem tepkisel hem de çoklu etkin özelliklerine sahiptir. Kanada doğrusal-etkin ve tepkisel arasındaki sınırdadır. ‘Ne? Ne zaman? Kaç?’ gibi sorular ilginizi çekiyorsa Doğrusal etkinsiniz. İnsanların birbiriyle ‘nasıl’ iletişime geçtiği ve ilişki kurduğu ilginizi çekiyorsa Çoklu etkinsiniz. ‘Kimin’ neyi söylediğinden ve onların deneyim ve otoritelerinden eminseniz Tepkiselsiniz. 4 milyara yakın nüfusun, 40 milletten insanın yaşadığı coğrafyada Ülker, Godiva, United Biscuits ürünleri satıyoruz. Farklı kültürleri yakından tanıyoruz. Gerçekten de iş hayatının dili ortak olmakla birlikte hepimizin kendi kültürümüzden gelen özelliklerimiz de mevcut olduğu için bunlar da kolay kolay değişmiyor. Mesela Amerikalı arkadaşlara bakıyorum, sürekli güler yüzlüler.Gülmedikleri zaman gülümsüyorlar. Japonlar öyle değil mesela. Daha suskunlar. Biz Türkler ise biraz asık yüzlüyüz galiba, özellikle sabahları. Zaten ben de değişik lisanlarda iletişim kurarken gayri ihtiyari o tavrı takınıyorum. Hatta İngilizce konuşurken bile Amerikan İngilizcesini kullanırken çok daha direk iletişim kuruyorum. Gençken babama tercümanlık yapardım. Zürich’te bir doktor hatırlıyorum, bizimle Almanca konuşurken evden eşi arayınca Fransızca konuşmuştu ve bize Fransızcanın kadınlarla iletişime daha uygun bir lisan olduğunu söylemişti, kim bilir.

Geçenlerde Hüma dergisinde okuduğum Nebevi İletişim’in Hoş Sedası başlıklı bir yazıyı anımsadım (2). Yazıda Peygamber (SAV) efendimizin iletişim anlayışı onunla en yakın irtibatta bulunanlara dayanarak anlatılıyorduYazıda çeşitli hadiselerde peygamberimizin ister insan ister canlı/cansız olsun tüm muhataplarına çokça kıymet verdiğini ve vefa gösterdiğini, iletişimin merkezine merhameti yerleştirmesinin kanıtı olarak sunuluyordu. İşte bu yüzden bu coğrafyada iletişimimizin bile merhamet duygusundan etkilendiğini ve diğer kültürlerden ayrıldığımızı düşünüyorum. Yazının son paragrafı ise şöyle: “Efendimiz her hususta edep şartlarına tam bir şekilde riayet etmiş ve mahlukata dönük muamelesi neticesinde en hoş sedâyı bırakmıştır. Kimlerle iletişim halinde olduğunun bilincini zihninde diri tutmuş ve mübarek hayatını bu bilinç ile şekillendirmiştir. Öyleyse insan da geride hoş bir sedâ bırakma gayesi taşımalıdır. Merhum şair Baki “Baki kalan bu kubbede bir hoş sedâ imiş…” diyerek bu gayenin önemine dikkat çekmiştir. İnsanı bu gayeye ulaştırabilecek yöntem ise her hususta olduğu gibi iletişim hususunda da Efendimize tabi olmaktır. Efendimize tabi olduğumuzda ise ardında hoş bir sedâ bırakmakla nasiplenenlerin sayısı artacaktır(3).”

İletişim Kitabı’na dönersek.. Çok sayıda ilginç konuyu kapsıyor, şiddetle okumanızı öneririm. Kitabın içindeki “kıssadan hisselerden” bazılarını kapsanan konuları anlamanız açısından aşağıya alıntılıyorum.:

“Düşünüyorum, öyleyse varım,” sözü 21. yüzyılda geçerliliğini yitirmiş, yerini, “İnsanlar beni düşünmeye başlıyor, öyleyse varım,” tabiri almıştır. (Peter Sloterdijk).

Öldüğüm zaman mezar taşımda “Ücretsiz WiFi” yazmasını istiyorum; böylece insanlar ziyaretime daha sık gelebilir.

Herkes aynı şeyi düşünüyorsa, hiç kimse bir şey düşünmüyor demektir.(Walter Lipmann)

En romantik armağan, bir analist gibi yargı veya ‘çözüm’ olmaksızın bir saat boyunca başkalarının kaygılarını dinlemektir.” (Alain de Botton)

İki kulağımız ve sadece bir ağzımız vardır, o yüzden bir konuşup iki dinlemeliyiz. (Epiktetos)

Örneğin, birinin bir itirafta bulunmasını istiyorsanız, önce açık yüreklilikle kendi hatalarınızdan bahsederek başlayın. Korku ve umut en nihayetinde birbirine benzer. (Richard Ford)

Azınlıkta olduğumuza inandığımız zaman daha sessizleşiriz.

Fikrinizi değiştirmiyorsanız, aklınızı yeterince kullanmıyorsunuz demektir

Konu özür dilemeye geldiğinde, bunun yalnızca iki yolu olduğunu unutmayın: ya gönülsüzce ya da içten ve samimi bir biçimde özür dilersiniz. İkincisini seçmeye çalışın.

Gerçeği söylersen, aklında bir şey tutmana gerek kalmaz. (Mark Twain)

Söyleyecek önemli şeyleri olan kişiler, sözü uzatmazlar.

Bir taşı parçalamak için, kıymetli bir vazoyu kırmak için bir çekiç gerekir, sadece hızlı bir hareket. Ancak bir kişinin kalbini kırmak için, bir kelime yeterlidir.(Eugen Drewermann)

Geleneksel iletişimin özü şudur: Herkes haklı olmayı sever. Şiddetsiz iletişimin özü: Bir anlaşmazlığı çözdüğümüzde kazanacağımız zamankinden daha iyi hissediyoruz.. “Haklı olmayı mı tercih edersin, mutlu olmayı mı?

Yaşamdaki hiçbir şey, siz onu düşünürken düşündüğünüz kadar önemli değildir. (Daniel Kahneman)

Lider olarak, en başta enerji tedariğinden sorumlu olduğunuzu düşünün. Başka bir deyişle, motive edin, öğüt verin, istikrarı sağlayın, işleri hızlandırın – ve diğerlerinin parlamasını sağlayın.

Geri bildirimi veren insanlara gelince: Çoğu insan, onlara bir üstünlük hissi verdiği için eleştirel olmaya yatkındır. Kötü veya garip fikirleri buruşturup bir kenara atma ihtiyacı hissederler.

Kitabın sonlarına doğru iç iletişim yani intra iletişimden de söz ediliyor. İç konuşmanın iki işlevi varmış; birincisi konsantrasyon, ikincisi motivasyon. Her insan gibi bende kendimle iç konuşmalar yapıyorum. Bunu görüşme ve toplantılarım öncesi hep yaparım. Yani karşımda hayal ettiğim şahsı muhtelif konuşturur ve ona cevap yetiştirmeye çalışırım. Bunu herkese tavsiye ederim. Hem muhtelif senaryoları çalışmış, hem de en kötüsüne hazırlanmış olursunuz. “ Niye yaşar ve çalışırım” sorusunu da zaman zaman kendime soruyorum; cevabım “iyi olmak ve iyilik yapmak için” oluyor. Herkese hatta hiç tanımadığım insanlara dahi bir faydam dokunsun istiyorum. Kötülüklere engel olamasam bile iyilikleri yaymaya çalışarak yaşar ve bunun için gayret ederim. Ve çok şükür işim ve merhametim buna elveriyor.

Kaynakça:

(1)  Krogerus, M. Ve Tschäppeler R. (2020). İletişim Kitabı, The Kitap, 5’inci baskı.

(2)  Kağrı, H.(2020). Nebevi İletişim’in Hoş Sadası, Hüma.

(3)  Age, s.9.

Share on linkedin
LinkedIn
Share on twitter
Twitter
Share on facebook
Facebook