Disruptive Minds Lab

Her Doğru Her Yerde Söylenmez!

Doğru Bizi Nasıl Yanıltıyor? Bakış Açımız Nasıl Şekilleniyor?
Hangi Açıdan Baktığımız Gerçeğimizi Nasıl Şekillendiriyor?

murat ülker

Acaba doğrulardan kaçmamız mümkün mü? Bugün herhangi bir medyaya, sosyal medyaya ne olursa olsun şöyle bir göz atın; hemen “işte gerçek!” iddialarıyla karşılaşacaksınız. Ben böyle iddialar gördüm mü şöyle bir duruyorum. Acaba kim, hangi konuda benim düşüncemi değiştirmek istiyor diye sorgulamaya başlıyorum. Hector MacDonald’ın TRUTH “Hangi Doğru“ isimli kitabı (1) “farklı doğrular”ın daha fazla farkına varmam konusunda bana yardımcı oldu. Yalan bilgi ve haberlerle insanlar yanıltılabilir, bunu biliyoruz. Hatta her doğruyu heryerde söylemek de hoş karşılanmaz. Duymamış olanlar için hikayeyi tekrar edeyim; bir doğrucu Davut varmış, her an hep dosdoğru konuşurmuş. Beldeye yeni kadı (hakim) tayin edilince, eşrafla tanışmak istemiş ve maruf olan Davut bey de gelmiş. Davut bey kapıdan başını uzatıp bir gözü şaşı olan kadıyı görünce, hemen “selamunaleykum kör kadı” deyivermiş. Bundan hoşnut olmayan kadı da görüşmeye başlamadan kesip “her doğru her yerde söylenmez” demiş.

“Bu kitap, büyük kısmı doğrunun nasıl yalan gibi kullanılabildiğine değinmesine karşın, yalan değil, gerçek hakkında” diyor önsözünde. MacDonald’ın derdi bu açıkçası. Bu konuda çok fazla şey yazıldı, yazılıyor. MacDonald kitabını dört bölüme ayırmış. İlk bölümde Kısmi Doğruları Karmaşıklık, Tarih, Bağlam, Sayılar, Hikaye başlıkları altında incelemiş. İkinci bölümün konusu Öznel Doğrular Ahlak, Cazibe ve Mali Değer. Üçüncü bölümde Yapay Doğrular konusu işlenmiş ve bu bölümün alt konuları Tanımlananlar, Sosyal Kurgular ve İsimler. Dördüncü bölümde ise Bilinmeyen Doğrular işleniyor. Buradaki alt başlıklar Öngörüler ve İnançlar. MacDonald’ın temel üzerinde durduğu konu şöyle: Olaylar veya olgular hakkında çoğu kez birbiriyle rekabet eden  “doğrular” var ve bunların hepsinin aynı anda doğru olması mümkün. Şöyle bir düşündüğümüzde gerçekten de çoğu zaman bir kişiyi, bir olayı veya bir nesneyi tanımlamanın eşit derecede meşru ve çeşitli yolları olduğunu görürüz. Örneğin; bir kişi internetin bilgiyi hazır hale getirdiği için iyi ve pozitif bir güç olduğunu iddia ederken, bir diğeri nefret tohumları ektiğini ve yanlış bilgilendirme ile dolu olduğunu iddia edebilir. Her iki ifade de doğru değil midir? İnternet bize inanılmaz bir yoğunluktaki bilgiye, hem de müthiş bir hızla erişmemizi sağlamadı mı? Aynı zamanda da “sahte haberler” dünyasında boğulduk!

Sürücüsüz araçlar (SA) konusunda ne düşünüyorsunuz acaba? Bu konuda da farklı insanlardan  farklı doğrular duyabilir miyiz? Örnek veriyor MacDonald:

Ekonomist: SA’lar teknolojik gelişmeleri ve tüketici isteklerini hareketlendirecek, ekonomik gelişmeyi çoğaltacak büyük bir endüstri. Aynı zamanda SA’lar pek çok kişinin saatlerce araba kullanmak yerine daha üretken işler yapabilmelerine, daha çok dijital eğlence tüketimine imkân sağlayacak ki her ikisinin de ekonomiye katkısı büyük olur.

Sendika temsilcisi: SA’lar sürücüye ihtiyaç duymadıklarından milyonlarca nakliyeci ve taksici işsiz kalacak, Uber ve UPS’in kârları sıradan emekçilerin pahasına büyüdükçe eşitsizlik artacak.

Çevreci: SA’lar taksi maliyetlerini düşürecek ve alternatif hareket modellerini daha cazip hale getirecek. Daha az insan araba satın alacağı için trafik rahatlayacak, enerji ve kaynak tüketimi azalacak. Ayrıca SA’lar insanlardan daha optimal sürüş yapacağı için emisyon azalacak, araçlar daha yavaş yıpranacak.

Güvenlik uzmanı: Her yıl trafik kazalarında çoğunlukla insan hatalarından kaynaklı 1,3 milyon insan ölüyor. Bazı SA’lar yazılımdaki hatalar ya da risklerin yeteri kadar hesaplanmaması yüzünden kazalar yapabilecek olsa da insanlar araba kullanmadıkları sürece yollarda daha güvende olacağız.

Siyasi danışman: Seçmenler eski problemlere karşı yenilerden çok daha toleranslı oluyor. Eğer SA sistem hataları caddelerimizde birkaç yüz ölüme sebebiyet verirse sayı öncekinden daha düşük olsa bile bu, politik olarak kabul edilebilir bir durum olmaz.

SA üreticisi: Pek çok farklı SA var. Bazılarında “ileri düzey sürücü desteği sistemi”yle birlikte araçta bir insanın da olması gerekiyor. Bazıları seçmeli insan kontrolü sunuyor, bazılarında ise hiçbir şekilde insana gerek yok. Bu, ya öyle ya böyle denecek bir konu değil, sadece otonomiye ne kadar izin vereceğinizle alakalı bir şey.

Sigorta temsilcisi: Araç sigortası sürücü hatası yerine teknik kusurlar yüzünden üretici hatasına dönüşmek zorunda kalacak ve bu da muhtemelen genel sigorta endüstrisini mahvedecek.

Şehir planlamacısı: SA’ların şehir merkezinde park edilmesi gerekmiyor. Bu yüzden de şehir içinde halen araba park edilmesi için kullanılan önemli alanlar kârlı yatırımlara ya da park ve çocuk bahçeleri gibi tesislere dönüştürülebilir.

Belediye Başkanı: Şehir hizmetleri masraflarını park yerlerinden karşılıyoruz. Eğer insanlar arabalarını park etmeyi bırakırlarsa belediye vergilerini artırmak ya da bazı hizmetleri durdurmak zorunda kalacağız. Bundan etkilenecek birçok kişi olacaktır.

İşadamı: SA’lar bir gün bütün dünyada standart olacak. Yollarımıza ne kadar erken çıkmalarına izin verirsek ülkemiz şirketleri, küresel SA sanayisinde o kadar önde başlama ve rekabet avantajına sahip olur.

Terör uzmanı: SA’ların hacklenmesi zor değil. Bir sabah uyanıp bütün araçlarımızın teröristler ya da düşman ülkeler tarafından kullanılmaz hale getirildiğini veya ele geçirildiğini görebiliriz.

Felsefeci: SA’ları, örneğin yola fırlayan bir çocuğa çarpmakla yoldan çıkıp belki de içindeki yolcuları öldürmek arasında seçim zorunluluğu gibi feci durumlara göre programlamamız gerekecek.

Bendeniz: Yolda karşıdan karşıya geçerken hiç tanımadığınız bir insanın dikkatine emanet ediyoruz canımızı! Ya ne programını ve programcısının kalitesini bilmediğimiz bir SA’nın önünden geçerken içinde kaldığım durumu düşünmek bile istemiyorum.

Eğer bu kişilerden birini ya da birkaçını dinler, o kişinin yazısını okur, sosyal medyasını takip eder, youtube videosunu izlerseniz konu hakkında birkaç baskın bakış açısına sahip olursunuz. Tıpkı fille karşılaşan körler gibi. Eğer bu baskın görüşle SA kanunu çıkarırsanız yanlış kanun çıkarırsınız. MacDonald diyor ki;“Bu rekabet eden gerçekleri kabul etmezsek, dünyayı aşırı basite indirgeyebiliriz. Gerçeğin tekil olmaktan çok çoğul olduğunu kabullenmek durumundayız. “Gerçek” olarak ileri sürülen bir şeyi duyduğumuzda, karara varmadan önce bir nebze durmak ve daha geniş resim üzerinde düşünmek gerekiyor.

MacDonald üzerinde durduğu diğer önemli konu, başkalarının bize söylemek için derlediği “seçilmiş gerçeklerin” zihniyetlerimizi ve eylemlerimizi şekillendirmesi. Sizce kamuya mal olmuş bir kişi, ziyaret etmediğimiz bir ülke veya ithal bir “faydalı gıda” hakkında nasıl fikir oluşturuyor dersiniz? Her şey sosyal medyada okunan bir yorumla veya metrobüste yanımızda oturan kişinin okuduğu gazetenin arka sayfasında gördüğümüz bir manşetle başlayabilir. İlk duyduğumuz, okuduğumuz, izlediğimiz bilgi genellikle o şey ya da konu hakkındaki sonraki fikirlerimizi şekillendirir. Örneğin, bir medya da şöyle bir haber okuduğunuzu düşünün: “İnsanlık 2000’lerin ortasında kinoanın yüksek protein, lif, mineral ve düşük yağ oranı gibi faydalarını ‘keşfetti’ ve onu Peru’dan ithal etmeye başladı. Ünlü gıda otoriteleri kinoayı öneriyorlar. NASA onu dünyadaki, çevreye zarar vermeyen en dengeli gıdalardan biri olarak ilan etti. Daha sonra da şöyle bir bilgiye ulaştığınızı düşünün: “Kinoa’nın üretildiği And Dağları’nda çevreye ciddi zararı var”. Zihinlerimiz ilk izlenimlere karşı hassastır, bu nedenle kinoa hakkında duyduğunuz ilk bilgi “ünlü gıda otoritelerinden gelirse” satın alma olasılığımız daha yüksektir. İlk gerçeği tercih ederiz. Hatta kinoanın sağlığa faydalarını öğrendikten sonra, yaban mersini veya açai üzümünün faydalarını duymak konusunda daha istekli olabiliriz. Buna karşılık, kinoayı ilk kez çevreye verdiği zararla ilgili bir rapordan duysaydık, büyük bir olasılıkla bir arkadaşınızı öğle yemeğinde benzer ithal ürünlerden tercih ettiği için sert bir şekilde eleştirebilecektiniz.

1922 yılında ilk kamuoyu kitabını yazan gazeteci Walter Lippmann’ın şu sözünü alıntılıyor McDonald: “Görüşlerimiz, doğrudan gözlemleyebileceğimizden daha büyük bir alanı, daha uzun bir zamanı ve daha fazla şeyi kapsıyor.” Yani diyor ki, bireysel olarak deneyimleyemeyeceğimizden daha fazla konu ya da nesne hakkında görüşümüz var. Bunlar başkalarından, medyadan öğrendiğimiz birilerinin kısmı gerçekleri olabilir ve biz bu seçilmiş doğrular üzerinden oy veriyor, alışveriş yapıyor ve başkalarıyla etkileşim kuruyor olabiliriz.

Gerçekten de bu nedenle, bir fikir oluştururken, temel aldığımız doğruların “toplam doğru” olup olmadığından emin olmak çok önemli. Birbiriyle yarışan gerçekler arasından olumlu sonuca yol açacak seçimler de, gerçeği saklayacak seçimler yapmak da mümkündür. Doktorları ele alalım, hastalığımıza yol açan tüm biyolojik süreçler hakkında ayrıntılı bir ders vermezler; çünkü tümörün hücresel anatomisi veya viroloji dersi bizi gereksiz yere endişelendirebilir. Onun yerine, nasıl hareket edeceğimizi bilmemiz için başka doğrulara bağlı kalırlar, tedaviye hazırlanmamızı, ilaçlarımızı kullanmamızı veya dinlenmemizi öğütlerler. Benzer şekilde, bir ülkede hükümet yetkilileri, bir salgın durumunda ne yapılacağı konusunda kamuoyunu uyarırken “seçilmiş” gerçekleri kullanabilirler. Söyledikleri herşey doğru olabilir ama hastalığı yaymamak, kaosa neden olmamak, paniği artırmamak için her doğruyu söylemeyip, saklayabilirler.

Burada yeri gelmişken Türkiye’den bir örnek vereyim. Her ay Türkiye’nin siyasal ve sosyal hayatı ile ilgili araştırma yaparak Barometre adı altında yayınlayan KONDA’nın raporunu düzenli olarak okurum. Ekim ayında benzer şekilde idarenin koronavirüs hakkında doğru ve güvenilir bilgi verip vermediğini sormuşlardı (2). Ekim ayında bu soruya Türkiye Geneli’nde  % 40 Evet, % 60 Hayır yanıtını verirken¸ siyasi parti kırılımına bakıldığında evet diyenler AK Parti’ye yönelimlilerde % 77’ye çıkmakta, CHP yönelimlilerde % 12’ye inmekte.  Gördüğünüz üzere aynı konu ama farklı grupların farklı doğruları var, bu doğruları farklı bakış açılarına sahip kaynaklardan öğrenip, başka kaynaklara da aktarıyorlar. Şimdi içinizden kendi bakış açınızla neler diyorsunuz neler? Ama “toplam doğruya” odaklanırsanız hangisinin yanlış olduğunu söyleyebilirsiniz ki!

No alt text provided for this image
  • Soru: Sizce Sağlık Bakanlığı ve Devlet Kurumları Koronavirüs (COVID-19) hakkında doğru ve güvenilir bilgi veriyor mu?

(Konda, Ekim 2020; Yaş ve Cinsiyet kotalı, Türkiye Temsili, 1867 kişi)

Bazı gerçeklerin bilinçli seçimi ile “manipülatif” taktikler de uygulamak mümkündür. Kitapta şöyle bir örnek var. 2016’da Teksas Eyaleti Sağlık Hizmetleri İdaresi, hamile kadınlar için kürtaj ve meme kanseri arasında bir bağlantı kuran bir kitapçık yayınlamış. Kitapçıkta “bebeğinizi doğurursanız, meme kanserine yakalanma olasılığınız düşer” yazıyor. Yani kürtaj yaptırmanın meme kanseri riskini artırabileceği ima ediliyor. Bu doğru, yaşamın erken döneminde doğum yapmanın meme kanseri riskini düşürdüğünü kanıtlanmış. Ancak kürtaj yapmanın riski artırdığına yönelik bilimsel bir kanıt yok. Burada idare düpedüz yalan söylemiyor, bu insanları siyasi amaçlarla manipüle etmek için kullanılan doğrular arasından birinin nasıl seçildiğinin iyi bir örneğidir. İdare kasıtlı olarak Teksas’lı kadınların gerçeklik algısını çarpıtmaya çalışıyordu; gerçekler hakkında yanlış bir izlenim yaratmaya çalışıyordu.

MacDonald daha sonra çevrelerindeki dünyayı şekillendirmek için gerçeği kullanan üç belirli iletişimciyi ele alıyor. Her biri gerçeği farklı şekilde kullanan üç tür iletişimci olduğunu söylüyor: savunucular, yanlış bilgilendiriciler ve yanlış yönlendiriciler. Bir salgın durumunda ne yapılacağına dair kamuya açıklama yapan hükümet yetkilisi bir savunucudur. Doğru bilgiyi seçerek ve rahatsız edici ayrıntıları atlayarak, ülkesinin vatandaşlarını korumayı amaçlar, diyor.

Yanlış bilgilendirici, insanların gerçeklik algılarını istemeden çarpıtan rakip doğruları masum bir şekilde yayınlayanlardır. Kitaptaki örnek çok ilginç bir örnek var. 1991’de California Eyalet Üniversitesi’nden iki psikolog, solakların sağ elini kullananlara göre daha erken ölme ihtimalinin daha yüksek olduğunu açıklıyorlar. 1.000 Kaliforniyalı’nın ölümlerini incelediklerinde, ortalama olarak sağ elini kullananların 75 yaşında ve solakların 66 yaşında öldüğünü bulmuşlar. Çalışmaları BBC ve The New York Times da dahil olmak üzere uluslararası medyada yayınlanmış. Ne yazık ki, araştırmacılar bulgularını yanlış yorumlamışlardı. Önceki nesillerdeki ebeveynler, sol elini kullanan çocuklarına, sağ ellerini kullanana kadar baskı uygulamışlar ve düzelmelerini sağlamışlardı. Gerçek şu ki, konu sol elini kullananların daha erken ölmesi değildi, kuşak kohortunda bakıldığında (yani aynı yılda doğan gruplar incelendiğinde), bunlar çocukken sağ elini tercih etmeye zorlandıkları için daha az sayıdaydılar. Psikologlar yanlış yorumla yanıltmışlardı.

Bir yanıltıcı ise yanlış olduğunu bildiği bir gerçeklik izlenimi yaratmak için kasıtlı olarak rakip gerçekleri kullanır. Örneğin, bir diş macunu markası yıllar boyunca “diş hekimlerinin yüzde 80’inden fazlası bizi tavsiye ediyor” reklamlarını yayınladı. Aslında, amaca yönelik anket verisinin, doğru ama doğruların sadece birinden ibaret sunumundan başka bir şey değildi. Diş hekimlerine bana önerdiği tek markayı söyle derseniz bu sonuca ulaşıyordunuz. Ama aynı diş hekimlerine hangi markaları (çoğul) önerdikleri sorulduğunda ve çoğu o diş macunu dışında da birkaç markayı adlandırıyor ve sonuç değişiyordu. O diş macunu bunu biliyordu ve tüketicisini bilerek yanıltıyordu. Araştırmalarda soruyu amaçlı sorarak, hatta soruya istediğiniz yönlendirici sözcükleri seçerek doğrulardan sadece birini öğrenebilirsiniz. Bunu bilmeden yapıyorsanız bilmeden yanlış yönlendirici, bilerek yapıyorsanız manipülatörsünüz. Bugün Türkiye’de birçok sektör dergisi bilerek, bilmeyerek yanlış sorulu araştırmalarla ne yazık ki okurlarını markalar ve şirketler konusunda doğrunun bir bölümünü göstererek yanıltıyor (Yanlış örneklemlilerden hiç söz etmiyorum onlar daha başta söylediğimiz tamamen yanlış bilgi sunmanın kapsamına giriyor).    

Bu üç tür iletişimciden birinin eline geçene kadar, rekabet eden bir doğru ahlaki açıdan tarafsızdır. Bir kibrit düşünün, onu sobayı yakmak için kullanabilirsiniz, ormanı yakmak için de. Bir iletişime maruz kaldığımızda kimi, niye dinlediğimizden emin olmak en önemlisidir.

Tüm ülke tarihleri bir kurgudan ibarettir. Olayların işlerine gelen bölümlerini tarihlerine alırlar, işlerine gelmeyenleri dışarıda bırakırlar. “Tarih kazananlar tarafından yazılır” sözünü duymuşuzdur. MacDonald, sadece ülkelerin değil şirketlerin, diğer kurumların, bireylerin de tarihlerinin “seçilmiş gerçeklerle” yazılabileceğinin örneklerini veriyor. Seçici hikaye anlatımı yoluyla, temel olaylar geçmiş anlayışımızdan çıkarılabilir. Örneğin Fanta’nın tarihinde ikinci dünya savaşı sırasında Nazi Almanya’sına uygulanan ambargo nedeniyle sadece Almanya’da üretildiğini bulamazsınız. Okullarında Tarih dersi kitaplarını okuyan İsrailli çocuklar da, Arapça’da “felaket” anlamına gelen Nakba olarak da bilinen 1948 Filistin göçüne hiçbir atıf bulamazlar. Nakba sırasında 700.000 Filistinli Arap evlerini terk etmek zorunda kalmışlardır.

ABD’de 2015 yılında Teksas eyaleti, okullarının tarih ders kitaplarında ırkçı Jim Crow yasalarından veya Ku Klux Klan’dan söz edilmemesi gerektiğine karar verdi. O günden sonra Teksaslı çocukları, Konfederasyon devletlerinin korumaya en çok hevesli oldukları “hakkın” kölelik olduğunu öğrenmeden, çatışmanın sadece “devletlerin hakları” üzerinden geliştiğini anlatan alternatif bir iç savaş tarihini okumaya başladılar. Sanırım kitaptaki bu örneklerin yanında siz de çok sayıda örnek geliştirebilirsiniz. Ben şu sonucu çıkarıyorum, tarihi toplam doğruya ulaşacak şekilde titizlikle öğrenmeliyiz. Bizi, tarihi kullanarak yanıltmak isteyenlere dikkat etmeliyiz.

Kitap, tarih boyunca kültürler ve toplumun farklı bölümleri arasında birbiriyle rekabet eden farklı ahlaki doğruların olabileceğini de örneklerle ortaya koyuyor. Kitaptan öğrendiğime göre on dokuzuncu yüzyılda dünyanın birçok bölümünde şu anda ağır uyuşturucu kabul edilen ve bulundurmak dahi hapis gerektiren maddeleri kullanmak ahlaki açıdan sorunlu değilmiş. Yirminci yüzyılda ahlaki tutumlarda büyük bir değişim meydana gelmiş. Devletler uyuşturucu bağımlılığının risklerini anladıkça, kullanıcıları damgalamak ve ahlaki olarak kabul görme gerçeğini “düzeltmek” için kitlesel bir propaganda uygulamasına girişmişler. Bu, bağımlılık özellikle azınlık olarak görülen “ötekilerle” ilişkilendirilerek başarılmış. Böylece uyuşturucu kullanımı kötü bir bir algıya kavuşmuş. Bugün ise, kim pompalıyor bilmem, ama uyuşturucu sağlayan hammaddelere ve kullanımına karşı daha hoşgörülü ve anlayışlı bir tutumun ortaya çıkmaya başladığını görüyorum. Uyuşturucu bağımlılığı suç olmaktan çıkarılıp toplumsal nedenleri olan bir hastalık olarak kabul görmeye başlıyor. Bunun doğru olmadığını, çocuklarımızı, toplumu uyuşturucu belasından kurtarmak için uyuşturucuya tolerans göstermememiz gerektiğini düşünüyorum.

Rakamlar da, üzerinde düşünülmesi gereken genellikle rekabet eden gerçekleri desteklemek için kullanılır, diyor yazar. Bir şeyin ölçülme şeklini değiştirerek, sayılar belirli bir doğruya uyacak şekilde kullanılabilir. Şu ifadeyi bir düşünün: “Kanada ve Avustralya, dünyadaki en yüksek çocuk kaçırma oranlarına sahip ülkelerdir”. Bu doğruymuş. Ama tehlikeli ülkeler oldukları için değil, hükümetleri çocuk velayeti konusundaki ebeveyn anlaşmazlıklarını kaçırma istatistiklerine dahil ettikleri için.

Benzer şekilde, istatistiklere baktığınızda İsveç dünyadaki ikinci en yüksek tecavüz vakasına sahip görünüyormuş. Her yıl 100.000 vatandaşa 60 vaka düşüyormuş. Ancak bu, İsveç’te tecavüz birçok ülkeye göre yasalarda daha geniş bir kapsamda tanımlanmaktaymış. Buyrun yukarda KONDA raporundan verdiğimiz örneği genişleteyim ve geçtiğimiz aylara göre Tüm Türkiye sonuçlarını vereyim. Bu kez elimdeki rapordan farklı bir doğru seçeyim ve sizi bu kez aylara göre değişimi gösterip farklı bir düşünceye sürükleyeyim.

No alt text provided for this image
  • Soru: Sizce Sağlık Bakanlığı ve Devlet Kurumları Koronavirüs (COVID-19) hakkında doğru ve güvenilir bilgi veriyor mu?

(Konda, Ekim 2020; Yaş ve Cinsiyet kotalı, Türkiye Temsili, 1867 kişi)

“Mayıs ayından Ekim’e bir güven erozyonu olmuş” diye düşündünüz mü? Şimdi de rakamları çarpıp bölüp başka bir tabloya ulaşayım. Aylara göre yüzde ortalamalarını gösteren aşağıdaki tabloya baktığınızda bu sefer ne düşündünüz? “Güven” hala devam ediyor değil mi? Peki aylara göre yüzde ortalaması alabilir miyim? Elde ettiğim “ortalama güvenin” bir anlamı var mı? Ortalamayı toplam örnekten almak teknik olarak daha doğru ama sonucun bir şey ifade ettiğini söylemek mümkün değil. Ama yapılabilir. Sizde Türkiye’de “Biz sözelciyiz, sayısalcı değil” söylemine yenilip rakamlardan uzak duruyorsanız bu farklı doğru seçimimi farkında olmadan kabul edersiniz! Konda raporu bu tür çarpma, bölmeler yapmıyor, birçok konuda veriyi olduğu gibi önüme koyuyor o yüzden seviyor ve her ay bakıyorum.

No alt text provided for this image
  • Soru: Sizce Sağlık Bakanlığı ve Devlet Kurumları Koronavirüs (COVID-19) hakkında doğru ve güvenilir bilgi veriyor mu?

(Konda, Ekim 2020; Yaş ve Cinsiyet kotalı, Türkiye Temsili, 1867 kişi)

Doğru ellerde iyi seçilmiş doğrular, kurumsal dünyada fark yaratabilir. Hiç yaptığınız işin anlamını sorgulamaya başladınız mı? Yaptığınız işi neden yaptığınızı merak ettiniz mi? O zaman yöneticinizden gelen uyandırıcı bir konuşmanın ne kadar önemli olabileceğini bilirsiniz. Akıllıca seçildiğinde, birbiri ile rekabet eden doğrular çalışanları motive etmek ve onlara ilham vermek için kullanılabilir. Şirketinizde yeni bir elemanı işe aldığınızı hayal edelim. Ona yeni rolü hakkında ne söyleyebilirsiniz? Muhtemelen birkaç yıl boyunca maaş zammı almayacağını, iş arkadaşlarının kötü organize olduklarını, onu bir süre aralarına almayacaklarını? İşin biraz sıkıcı olabileceğini mi? Bunların hepsi doğru olabilir. Ancak ona yeni bir beceriler öğrenme fırsatından, yurtdışındaki şirket ofislerinde kariyer edinme şansından ve büyüyen global bir işteki heyecan verici rolünden söz ederseniz çok daha iyi hissedecektir kendisini.

Marka öyküsü yazmak isteyen kurumlar, rekabet eden doğrulardan kendilerine en uygun olanlarını seçmeliler. Örneğin, hepimizin bildiği gibi 1990’larda telekomünikasyon şirketi Ericsson, dünyanın en büyük cep telefonu üreticilerinden biriydi. Bugün, Danimarkalı denizcilik şirketi Maersk ile “dünyanın en büyük seyyar ağını” kurmaya, Volvo ve Scania ile karayolu taşıtlarını teknoloji kullanarak birbirine bağlamaya çalışıyorlar. Şirket, müşterilerin ve çalışanların bu yeni misyonu anlamalarına yardımcı olmak için geçmişini düşünüyor ve Ericsson’un “teknoloji öncüsü” olduğu öyküsüne odaklanmaya karar veriyor. Kurucusu Lars Magnus Ericsson’un 1878’de telefonlar tasarlamaya başladığını ve şirketin ilk mobil telefon sistemini 1981’de piyasaya sürdüğü üzerine öykü kurguluyor. Dev organizasyonu tanımlamanın başka birçok yolu vardı, ancak bu husus, girdiği yeni alanda en yararlı olacak olan doğruydu. Çalışanların yeni gidilen yöne bağlanmasına ve müşterilerin aklına Ericsson’u yerleştirmesine yardımcı olacak, geleceğe yönelik öncülük yapan tarafı buydu ve onu ön plana çıkardı. Buradan ne öğrenebiliriz? Akıllı, çevik iş liderleri, çevrelerindeki dünyayı doğru zamanda ortaya koydukları doğru seçilmiş gerçeklerle şekillendirebilirler.

Bu yazımı, dikkatimi çeken ve konuyu özetleyen bir KONDA araştırma sonucu ile bitireyim. Eylül raporunda Hidroelektrik santrallerle (HES) ilgili görüş sormuş Konda (3). İlk bakışta Türkiye’nin % 70’inin HES’lere karşı olduğu görülüyor. 

Hidroelektrik santrallerle (HES) ilgili fikrinizi hangisi açıklıyor?
  •  Soru: Hidroelektrik santrallerle (HES) ilgili fikrinizi hangisi açıklıyor?

(Konda, Eylül 2020; Yaş ve Cinsiyet kotalı Türkiye Temsili, 3421 kişi)

İşin ilginci eğitim seviyesine göre kırılım aldığınızda sonuç değişmiyor.

No alt text provided for this image
  • Hidroelektrik santrallerle (HES) ilgili fikrinizi hangisi açıklıyor?

(Konda, Eylül 2020; Yaş ve Cinsiyet kotalı Türkiye Temsili, 3421 kişi)

Yaşanan yerin nüfus sayısına baktığınızda anlamlı farklar görünmüyor. Biz istatistik dersi alırken hocalarımız “arada 10 puandan fazla fark yoksa dikkate almamak lazım” derdi, “farklar görünmüyor” diye bu yüzden söylüyorum.

No alt text provided for this image
  • Soru: Hidroelektrik santrallerle (HES) ilgili fikrinizi hangisi açıklıyor?

(Konda, Eylül 2020; Yaş ve Cinsiyet kotalı Türkiye Temsili, 3421 kişi)

Oy verilen parti ile kırılım alındığında ortaya büyük bakış açısı farkları çıkıyor.  

No alt text provided for this image
  • Soru: Hidroelektrik santrallerle (HES) ilgili fikrinizi hangisi açıklıyor?

(Konda, Eylül 2020; Yaş ve Cinsiyet kotalı Türkiye Temsili, 3421 kişi)

Çıkaracağımız sonuç şu: Bu nedenlerle işletme yönetimi de dahil olmak üzere bir sayı, bir ifade bizi şaşırtmadan veya endişelendirmeden ya da sevindirmeden önce, ne amaçla kim tarafından üretildiğini ve kullanıldığını sorgulamalıyız. Daima farklı bakış açılarının olduğunu bilmeli ve onları dinlemeliyiz. Dinlemeliyiz ki diğer dünya görüşlerinin şekillendirdiği farklı doğruları anlamaya çalışmalıyız. Bazen farklı görüşlerin bir veya iki noktada farklılaştığını anlayabilirsiniz. O da olmazsa, en azından neden böyle düşündüğünü daha iyi anlayabilirsiniz. Bence bunu hepimiz yaparsak çatışma ve kutuplaşmalardan kolayca kurtulabiliriz.

Babam söylerdi fakat anlamazdım; “üç çeşit yalan vardır: yalanlar, çok büyük yalanlar ve istatistikler! Şimdi daha iyi anlıyorum. Size cazip veya nahoş gelen duygulardan hareketle veya atfettiğiniz mali değerle veya tanımladığınız şekliyle ve daha nice iletişim örnekleriyle dolu bu kitabı okuyuverin.

 Not: Açık kaynak niteliğindeki bu yazı yazar zikredilerek iktibas edilebilir. Telif gerektirmez.

Kaynakça:

(1)  MacDonald, h. (2020), Hangi Doğru, Domingo, 370 sayfa.

(2)  Konda (2020), Barometre, Ekim.

(3)  Konda (2020), Barometre, Eylül. 

Share on linkedin
LinkedIn
Share on twitter
Twitter
Share on facebook
Facebook