Disruptive Minds Lab

Bilim ve Siyaset Arasına Sıkışan Virüs: Korona

Sabri Ülker Vakfı Beslenme ve Sağlık İletişimi Konferansı’nı 8 Bin Katılımcı Takip Etti

Geçtiğimiz iki hafta boyunca Dünya Pazarlama Zirvesi’nden yapılan konuşmalara yer verdim. Bu yüzden Sabri Ülker Vakfı’nın bu yıl dördüncüsü 17-18 Kasım tarihleri arasında yapılan Beslenme ve Sağlık İletişimi Konferansı’nda konuşulanlar bugüne kaldı. Beslenme ve Sağlık İletişimi Konferansı Sabri Ülker Vakfı’nın misyonunu çok iyi yansıtan bir etkinlik. Konferans beslenme ve sağlık iletişimi konusunda güncel bilimsel bilgiyi sağlık ve medya profesyonelleri ile paylaşmayı, bu konuda öğrencileri , meraklı genç akademisyenleri ve kamuoyunu bilgilendirmeyi amaçlayan bir program ve oldukça da ilgi görüyor. Sağlık profesyonelleri, akademisyenler, beslenme ve diyetetik bölümü öğrencileri, medya profesyonelleri başta olmak üzere bu yıl online izleyici sayısı tam 8000kişi olmuş. Konferansları çevrimiçi gerçekleştirmek artık yeni normalimiz oldu. Seneye hem online hem offline yapabilir ve onbinlerce katılımcı sağlarız. Hedeflmiz hep daha iyiye, hep daha ileriye …

Konferansta ilk konuşmacı Bilim Kurulu üyesi Prof. Serhat Ünal’dı. Hocamız bulaşıcı hastalıklar ve mikrobiyoloji alanında çalışan, yurt içinde ve yurt dışında çok sayıda makalesi ve ödülü olan değerli bir bilim insanıÖnce insanlığın yüzyıllar boyu veba, kolera, sıtma, SARS gibi birçok bulaşıcı hastalıkla mücadele ettiğini dolayısıyla koronavirüsün aslında sürpriz bir hastalık olmadığını söyledi. Dünya koronavirüs salgınına karşı iş birliği yapıyor ama gelinen nokta itibarıyla salgının henüz durdurulamadığını ve salgının durdurulması için maske, mesafe ve el hijyenin şart olduğunun bir kez daha altını çizdi. Ve dünyada bu tedbirler düzgün bir şekilde uygulanamadığı için salgının durdurulamadığına da vurgu yaptı. “Virüsün mutasyona uğraması, sürü bağışıklığı, etkin tedavi ve ilaç gibi seçenekler konuşulsa da, bu iş aşıyla hallolacak gibi duruyor” müjdesini verdi. Sonra konuşmasına şöyle devam etti: “Aşıda umut var ama bağışıklık sistemimizi güçlü tutmak da çok önemli. Koronavirüs dünyayı yakıp yıkmaya devam ediyor. Maske, mesafe ve el hijyeninden vazgeçemeyiz. Temel sağlıklı yaşam kurallarını unutmamamız gerekiyor. Düzenli sağlık kontrolleri, mümkünse stresten uzak durmak, düzenli egzersiz yapmak, düzenli uyku, sağlıklı ve dengeli beslenmek çok önemli. Sağlıklı bir vücut, sağlıklı bir immün sistemi anlamına geliyor. İyi çalışan bir immün sistem de koronavirüs başta olmak üzere tüm hastalıklara karşı en önemli güç aslında. C ve D vitaminlerinin bu hastalıkla mücadelede son derece önem taşıdığı bilimsel olarak kanıtlandı. Bu vitaminlere ek olarak yer vermek de oldukça önemli”. Ben hocamızın söylediği tüm önerilere uyuyorum ve herkesden de uymasını bekliyorum çünkü başkalarının sağlığını çok önemsiyorum. 

Dr. Julian D. Stowell diğer konuşmacılardan biriydi. Stowell Hoca yıllardır Sabri Ülker Vakfı Bilim Kurulu Üyesi olarak görev yapıyor. Kendisi yiyecek ve ilaç sanayinde İngiltere’de 40 yıllık deneyime sahip bir biokimya uzmanı. Hergün sayısız spekülatif koronavirüs haberiyle karşılaştığımızı, koronavirüsün bir taraftan bilim ve politika arasında sıkıştığını, diğer yandan ekonomi ve halk sağlığı arasında gidip geldiğini söyleyerek başladığı konuşmasında “Bilimsel verilerin olgunlaşması için zaman gerekir, dolayısıyla covid konusunda da açıklamalar yaparken bilim insanları da bu konuda dikkatli olmalıdır” vurgusu çok önemliydi. Pfizer’ın 2020 sonuna kadar 50 milyon doz covid-19 aşısı üretilebileceğini açıkladığı söyleyen Stowell Bey  “Aşı çalışmaları sağlıklı bireylerde yapılıyor. Peki bir sağlık sorunu olan bireylerde bu aşının etkileri nasıl olacak? Acaba aşı virüsün yayılmasını mı azaltıyor veya vücuda bulaştıktan sonra vücutta çoğalmasını mı yavaşlatıyor? Farklı yaş gruplarındaki sonuçlar nasıldır? Bu sorular için henüz yeterli bilimsel veri bulunmuyor ve çalışmalar devam ediyor. Ayrıca aşının eksi75 derecede soğuk zincirle taşınması gerekiyor. Bu da ayrı bir nokta. Bağımsız araştırmacıların inceleyip onayladığı verileri bilimsel veri olarak ele almak lazım. Örneğin Oxford aşısı farklı yöntemle geliştirilen bir aşı ve saklama koşulları daha uygun” dedi.

Harvard Sağlık İletişimi Profesörü K. Vish Viswanath bilimin ilerlemesinin yaşam süremizi uzattığını ve yaşam biçimlerimizi değiştirdiğini söyleyerek konuşmasını açtı. Sağlık iletişiminin zorlaşmasının nedenini yanlış ve eksik bilginin çok yaygın paylaşılır halde gelmesine bağladı. Akıllı telefonlar, tabletlerin çoğalmasının yanlış ve eksik bilgi yayılmasına büyük katkısı yaptığına vurgu yaptı. İşleri karıştıran diğer önemli unsurun  sosyal medya olduğunu belirterek, sosyal medyanın hem pozitif hem de negatif etkilerini sıraladı. İnsanların online platformlarda gün geçtikçe daha fazla zaman geçirdiklerini ve dünyada 3,75 milyar insanın akıllı telefonu etkin şekilde kullandığını belirterek konuşmasını şöyle bitirdi: “Aslında bilgi akışını kontrol eden ve işleyen bir mekanizma bu platformda yok. Böyle bir mekanizma olmayınca da eksik ve yanlış bilgi ana akım haline geliyor. Bilgi iletişimle eş değildir ve bilgiyi çok üretmek herkes tarafından anlaşılmak anlamına gelmiyor. Her gün yeni bir bilimsel çalışma çıkıyor ve önceki çalışmalardaki bilgi ile çelişebiliyor. Bir de üzerine sosyal medyayı eklediğimizde bilgi oldukça değişerek aktarılıyor. Sağlık bilgisinin yapısı tamamen etkileniyor. Gazeteciler daha çok anekdot tadında haberler paylaşırken, insanlar üzerlerine gelen bilgi bombardımanını yönetemiyor. İnsanlara kansere ne yol açar diye sorduğunuzda neredeyse her şeyi sıralıyor “

Daha sonra ekrana gelen Aaarhus Üniversitesi Yiyecek ve Zirai Pazarlama Profesörlerinden Klaus G. Grunert Hoca ise sağlık iletişiminin “anlaşılır bilgilendirme” yönü üzerinde durdu. Özellikle pandemi döneminde sağlık iletişiminin daha da zorlaştığını ve insanların hangi gıdanın kendileri için iyi veya kötü olduğunu bilmeye hakları olduğunu, bu bilgilerin ulaşılabilir olması gerektiğini anlattı. Danimarka’da yapılan bir araştırmada, beslenme kılavuzlarının insanlar tarafından nasıl anlaşıldığının sorgulandığını ve insanların sadece 3’te birinin genellikle cevapları verebildikleri ortaya çıktı. Genel tavsiyelerin doğru anlaşıldığını ama insanların ne kadar balık yemeleri gerektiği gibi detayları anlamadıklarını söyledi. Önerisi de şu oldu: “Kılavuzlarda bilginin daha kısa ve anlaşılır şekilde verilmesi gerekiyor. Böylece daha doğru bilgi edinilmesi sağlanabilir. Anlamak aktif bir süreçtir. Bir mesajı anlamak için önceki bilgilerimize başvururuz. Bu nedenle her insan farklı bir anlam çıkartır. Çoğu insan detayları ve teknik bilgiyi anlamakta zorluk yaşıyor. Bu nedenle karmaşık ifadeleri anlamakta zorlanıp internette arıyor ve daha çok kafası karışıyor. Daha detaylı bilgi vermek bu nedenle her zaman daha iyi olmayabilir ve detaylarda kaybolunmasına neden olabiliyor.

Gerçekten de hem Stowell hem Wiswanath hem de Grunert hocaların dedikleri Covid19’da gözlerimizin önünde gerçekleşiyor. Covid-19 ile ilgili her yerde çok sayıda inceleme ve değerlendirme bulunuyor. Pek çok şehir efsanesi de promosyon olarak geliyor. Covid-19 ile ilgili yapılan tüm faaliyet ve iletişim çalışmalarında bilimi temel almak gerektiği kesin. Sabri Ülker Vakfı’nın gıda ve beslenme konusunda “Bilim Bunu Konuşuyor” kitapları var, internet sitesinde böyle bir bölüm var, sadece geçerli ve güvenilir araştırma sonuçlarına yer veriyor. Belki de bu bölümü bir süre “Covid19’la ilgili Bilim Bunu Konuşuyor” yapmalıyız. Hala medya kişisel görüşlerden geçilmiyor. Covid 19’la ilgili bir açıklama yapanın arkasındaki destekleyici verileri de ortaya koyması ve medyaya vermesi lazım. Pandeminin üstesinden gelmek için bilim, medya, toplum üçgeninde herkesin üstüne düşüne yapması, bu üçgenin işbirliği içinde çalışması gerekir diye düşünüyorum. 

Deniz Ülke Arıboğan Hoca konuşmasında çok önemli bir konuya parmak bastı. “Komplo teorileri ve gerçek arasında bir benzerlik olabiliyor. İkisini ayırmak zor olabiliyor. Twitter örneğin yalan dünyası. Yalan ve doğrunun ayırt edilemediği bir hiper gerçeklik içerisine girilmesini sağlıyor.” Anımsarsanız bir zamanlar ben de işte yaratılan bu yalan dünyanın toplum ve insan hayatına verdiği zararlar nedeniyle biraz da ironi olsun diye sosyal medyaya TC kimlik numarası  ile girilmesi gerektiğini önermiştim. Moda deyimiyle, twitter o gün sallandı! Daha sonra herkes benimle aynı noktaya geldi, bu konuda bir takım yasal düzenlemeler yapıldı. Şu anda birçok sosyal medya hesap açmak için telefon numrasını şart koşuyor ama “isimsizlikten, avatardan” beslenen bir sosyal medya ekonomisi olduğu için “özgürlük adı” altında bu alan hala korunuyor. Ama sosyal medyanın yararları yanında, verdiği zararları da ortada …

Deniz Hoca şöyle devam etti: “Zehirli bilgi dediğimiz bir konu var; yayılmaya çalışılan bilgiyi toplumsal anlamda itibarsızlaştırma durumu aslında bu. Bilim insanı medya ile birlikte davranıyorsa bu bilimin aşağılanması olarak tanımlanmaya başladı.” Hoca daha sonra bilimsel yayınların okunmadığını bilimsel bilginin topluma ulaşmaması gibi bir durum söz konusu olduğunu vurguladı. Bilimin bu noktada tıkandığını, bilgilerin akademisyenler arasında kapalı bir alanda kaldığından söz etti.“ Bilginin ulaşma hızı, artık eskisi gibi değil, inanılmaz az bir süre içerisinde yanlış bilginin büyük kitlelere ulaşmasının söz konusu” olduğunu söyledi. Katlıyorum, Sabri Ülker Vakfı’nda “Bilim Bunu Konuşuyor” projesini başlatmamızın tam de nedeni buydu işte. İstedik ki bilimsel yayınlardaki bilim adamlarının anlayacağı dilde yazılan bilgileri halkın anlayacağı dile getirelim ve daha fazla insanın yararlanmasını sağlayalım. Bu zamana kadar da çok da başarılı olduğumuzu düşünüyorum.

Deniz Hoca sözlerini şöyle bitirdi: “Dünyanın en özgür olmayan ülkesi Çin ama bilim orada gelişebiliyor. Yani bence önemli olan vizyondur. Bir yerde ışık varsa orada gölgesi de vardır. Bizde gölge var ışık yok. İnsanları ürküten bir korku ortamı var ve bunun ortadan kaldırılması lazım. Üniversite dediğimiz şey bilimin önünü açacak bir etken değil. Her şehre üniversitesi açılınca bilimi geliştirmek yerine o şehri turistik anlamda geliştirmiş oluyoruz aslında. İşi sadece üniversitelere bırakmamak lazım.” Bu noktada ben de görüşümü  paylaşayım. Gerçekten de dünyanın birçok ülkesinde otoriterlikten şikayet eden geniş kitleler “demokrasiyi” dillerine pelesenk etmişken dünyanın en otoriter ülkesi Çin’in ekonomide de başarıdan başarıya koşması ilginç değil midir? Yoksa mesele demokrasi ya da otoriterlik değil de “yüksek seviye yönetim standardı” olmasın, hadi biz ona şimdilerde “governance” diyoruz! 

Dünya Gazetesi Genel yayın Yönetmeni Hakan Güldağ ise “Gazetecinin temel ilkelere dikkat ederek, her konuda yazılabileceğini düşünüyorum. Kanunlar tarafından korunduğumuzu düşünüyorum. Bu konularda yazamıyorum diyenlere de katılmıyorum” dedi. “Örneğin TÜİK enflasyonu açıkladı, o veriyi tüm detaylarıyla görüyoruz. Bu bilgiyi teyit de edebiliyoruz. Eğer insanlar TÜİK rakamlarına inanmıyorsa, bunu da araştırabiliyoruz. Gazeteciliği yapmaya devam edebiliyoruz.” diyerek basın özgürlüğünden şikayet edenlerin sorununun gazetecilik temel ilkelerine uymamak olduğunu anlatmak istedi. Burada izin verirseniz yine araya gireyim. Buna da katılıyorum çünkü Türkiye’de çok basit bir gazetecilik kuralına yaklaşık 50 yıldır uyulmadığını düşünüyorum. Daha öncesini bilmiyorum. Belki eskiden de böyleydi. Sözünü ettiğim kural evrensel bir gazetecilik kuralı:  “Haberin öznesine sorup haberi doğrulama”! Bizde  ise önce haber yapıp sonra kendine “çakılanın” doğrulaması üzerine bir sistem işletiliyor. Mantık da şu: “İşi ne, doğrulasın!” Tabi medyada yorumla gerçeğin karşılaştırılması olayına hiç girmiyorum.  

Güldağ’ın konuşmasındaki şu vurguyu da yapması bence çok önemliydi: “Beslenme tarafıyla ilgili, bu mesleği icra eden biri olarak, gözlemim şu: bazı bilim insanları medya maymunu olmamak için yayınlara çıkmıyor. O nedenle dar bir havuzda kalıyoruz.” İşte buraya katılamayacağım. Bunu Dünya Gazetesi özelinde söylemiyorum ama eğer iyi bilim insanları medyadan kaçıyorsa bu kötüleri medyaya çıkarmanın özürü olamaz.  Çünkü böyle yaptıkça iyiler daha da kaçıyor ve kötüler medyaya çörekleniyor. Başka bir yol bulmak şart.

İngiltere’de bilime yönelik güveni sağlamak amacıyla 2002 ylında kurulmuş derneklerden biri olan Bilim Medya Merkezi’nden katılan Fiona Lethbridgeîn yaptığı sunumdan şunu anladım ki , medyanın her yerde zamanı yok, her yerde kısa sürede çok fazla bilgiyi alıp sonuca ulaşıp haber yapmak zoruında kalıyor, bu nedenle de Medya’nın sürekli bilimsel araştırmaların sonucu konusunda, onların anlayacağı dilden sürekli bilgilendirilmeleri gerekiyor. Bilim Medya Merkezi’nin yaptığı şu, dergilerde yeni bir bilimsel bilgi varsa, bunu doğru bir şekilde halka duyurmayı kendine hedef ediniyor. Bu nedenle de gazetecilere, kamoyu önderlerine, influencerlara gidip doğru bir şekilde anlatıyor, onların sorularla yanlış anlayıp anlamadıklarını kontrol ediyor ve haberlerin bilimsel temelli olmasını sağlıyor. Örneğin Covid19 krizi nedeniyle gazetecilerle, gazetelerle ofislerinde 60’dan fazla toplantı yaparak, onlara araştırmaları doğru haber yapmalarını sağlamışlar.       

Ünlü diyetisyenlerimizden Dilara Koçak ise yaptığı konuşmada ilginç şeyler söyledi. “Sağlıklı beslenme bir çeşitliliktir, mevsiminde ye, ihtiyacın kadar ye” diye durumu özetledi. Bu ifadenin altına imzamı atarım. Dilara Hanım daha sonra “Evet ıspanak çok sağlıklı ama sürekli sadece ıspanak yersek de hasta oluruz. Dünyada toplam gıda arzının yüzde 75’i 12 bitki temelinden oluşuyor. Monokültür tarıma neden olan bu durum, aslında hastalıkların da artışına neden oluyor, sürdürülebilirliği olumsuz etkiliyor” diyerek çok önemli bir konuya değindi. Ben de aynen Dilara hanım gibi düşünüyorum. Yani sağlıksız gıda yoktur, ama sizin bünyenize uygun olan ve olmayan diye bir ayrım daha doğru olur.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü, Türkiye’den Dr. Ayşegül Selışık‘ın konuşması da oldukça ufuk açıcıydı. Tarım sektörü durmadı, covid-19 sürecinde de çalışmaya devam etti.” diyerek sözlerine başladı. Daha sonra dünyadaki açlık sorununa değindi: “Şu anda tüm dünyada 690 milyon açlıkla mücadele ediyor. Bu sene rakam biraz daha düşmüş görünüyor ama Çin’in verilerine daha çok ulaşıp verileri güncellediğimiz için böyle bir sonuç doğduBu rakam bize dünyada hedeflediğimiz ‘sürdürülebilirlik’ hedeflerine ulaşmada yani sıfır açlık noktasına gelmek konusunda daha çok çalışmamız gerektiğini gösteriyor. Doğal kaynaklarımızı korumamız, israf etmememiz gerektiğini anlıyoruz. Tarımı, inovasyonu desteklememiz gerekiyor. Tüm dünyada tarımı stratejik sektör olarak merkeze koymamız gerekiyor”.

Selışık daha sonra Tarım’ın Türkiye’yi’de ilgilendiren sorunlarına girdi ve tüm dünyada çiftçiler nerdeyse yüzde 80’den fazlasının küçük aile işletmesi olduğunu büyük ölçekte tabi ki daha çok verim alındığını, ama gerçeğin öyle olmadığını söyledi. Türkiye’de de küçük çiftçiyi desteklemez onları yok eder veya kendi hallerine bırakırsak üretimden vazgeçeceklerini , tarımda çalışmak istemeyeceklerini belirtti. Gıda ve Tarım Örgütü olarak tarımsal mirasın korunması için aile çiftçiliğinin korunmasının çok önemli olduğunu düşündüklerini ifade etti. Yeterli finansal kaynak olsa tarımsal üretimin yüzde 30 daha artacağını bir araştırma ile ispatladıklarından söz etti. Çiftçiyi ve gençleri destekleyerek tarımda kalmalarını sağlamak gerekiyor, dedi. Ayşegül Hanımın söylediklerinin çoğuna katılıyorum ama küçük çiftçi sürdürülebilir finansal kaynağa sahip olsa bile sorunun çözüleceğini düşünmüyorum. Türkiye’de şu anda milyonlarca hektar boş ekilebilir tarım alanı var (*). Devlet tarlayı, işletmeyi çiftçiye bilabedel vermeli. Çıkan mahsüle ortak olmalı. Toprak ekenin, su kullananın olmalıdır. Çiftçinin zarar etmesinin bir nedeni de sadece 3 ay çalışabilmesi. Türkiye’de en çok pancar çiftçisi çalışır. Ne kadar çalışır? Sökme, dikme, çapalama vb toplam altı hafta çalışır. Bu çalişma süresi yıl boyu olmadığı sürece çiftçinin sağlıklı bir mali yapıya kavuşması mümkün değildir.

Ayşegül Hanım daha sonra israf konusundan söz etti: “Üretilen gıdanın 3 de biri çöpe atılıyor. Biz neden hala bilinçli olamıyor tabağımıza neden daha fazla yemek alıp daha sonra çöpe gitmesine neden oluyoruz? Sağlıklı beslenmek istiyorsak tarımda sürdürülebilirliği yakalamak zorunda ve gıda israfını dengelemek zorundayız. Bunları aşarsak zaten bir sorunumuz kalmayacak.” diyerek konuşmasını bitirdi. Gıda ve Tarım Örgütü’nün küresel gıda israfını önleme hareketine Yıldız Holding olarak “israfsız şirket” modelimizle biz de destek veriyoruz. Yıllardır bu modelde çalışarak bu kültürü tamamen içselleştirdik Örneğin Ülker’de sıfır atık hedefiyle çalışırken, 2019 yılında toplam atıklarımızın yüzde 91’ini geri dönüştürdük ve gelmiş olduğumuz noktada aldığımız ham maddelerin %98,9’unu bitmiş ürüne çevirme oranına ulaştık. Dünyada bu konuda en iyiler arasındayız. Bu vesliyle israfsız şirket kültürünü yerleştiren tüm çalışma arkadaşlarımı tüm kalbimle kutluyorum. 

Türkiye Diyabet Vakfı Başkanı, Sabri Ülker Vakfı Bilim Kurulu üyesi değerli hocamız Prof. M. Temel Yılmaz konuşmasında tüm dünyayı olumsuz etkileyen Covid-19’un başta diyabet ve kalp olmak üzere kronik hastalarda panik etkisi yarattığından, diyabet hastalarının eve kapandığından bahsetti. Glisemik endeksi iyi kontrollü olanlarda riskin azaldığını, hastalığın daha hafif atlatıldığı haberini verdi. Sadece Türkiye’de 8.5milyon ilaç kullanan diyabetli hasta olduğunu düşündüğümüzde salgının farklı hayatlar üzerinde nasıl etkiler yarattığını maske, mesafe, hijyen kuralına sadece kendimizi için değil çok sayıda riskli kronik hasta için de uymamız gerektiğini anlıyoruz. Hohenheim Üniversitesi’den vitamin çalışmaları ile ünlü Prof. Hans Konrad Biesalski Covid-19 hastalarında düşük D vitamini seviyesine çok sık karşılaşıldığını söyledi. “Avrupa’da özellikle yaşlı bireylerin tamamına yakınında D vitamini eksikliği görüyoruz. Türkiye’de %60-66 aralığında değişkenlik gösteren D vitamini eksikliği karşımıza çıkıyor” diye ekledi. İstinye Üniversitesi Rektör Yardımcısı, Sabri Ülker Vakfı Bilim Kurulu üyesi Prof. H. Tanju Besler hoca ise Covid-19 ve beslenme ilişkisinin çok da net olarak bilinmediğini, incelenmesi gereken çok alan olduğunu vurguladı. Hatta geçen Gökhan Hotamışlıgil hocamız da Covid-19 ve metabolizma ilişkisini araştırdıklarından bahsetmişti.

Beslenme ve Sağlık İletişimi 2020 konferansında başka konuşmacılar da vardı. Hepsi alanında uzmandı ve iki gün boyunca önemli bilgiler verdiler. Hem benim kendi açımdan özetlediğim konuşmaları hem diğer konuşmalar Vakfın youtube hesabından izleyebilir gerçekten aydınlanabilirsiniz (**). Beslenme ve Sağlık İletişimi üzerine yaptığımız yatırımın toplumsal bir faydaya dönüştüğünü ve meyvelerini vermeye başladığını hissediyorum. Bu tür bilgilendirme konferanslarını, seminerlerini, panellerini daha fazla yaparak daha fazla insanımızın bilimsel bilgiyi doğruyu yorumlamasına yardımcı olabilirsek ne mutlu bize. Bizler kendi sektörümüzü koruyan, onu düşünürek çarpıtılan bilgilerin peşinde değiliz.Böyle bilgileri engelleme peşinde de değiliz. Zaten böyle bir gücümüz yok. Bizler sadece yeni bilimsel bilginin, kanıta dayalı bilginin, doğru bir şekilde halkı aydınlatmasını istiyoruz. Hiçbirşeyi gizlemeden ama her yönüyle, doğru olarak. Bunu yapmazsak ekonominin temel yasalarından biri olan kötü paranın iyi parayı piyasadan kovması, Gresham Yasası bu alanda da geçerli olur. Kötü bilgi yerleşir ve iyi bilgiyi, bilgi piyasasından kovar. Böyle birşeye izin vermemek bizim toplumsal sorumluluğumuzdur.    

 Not: Açık kaynak niteliğindeki bu yazı yazar zikredilerek iktibas edilebilir. Telif gerektirmez.

­______

(*) Aydoğuş O. (2020). Tarım Sektörünü Görmezden Gelmek,  Tarımda Ne Ektiysek Onu Biçtik Özel Sayısı, İktisat ve Toplum, Ağustos, Yıl 10, s.118. s. 4-8.

(**) https://www.youtube.com/results?search_query=sabri+%C3%BClker+vakf%C4%B1

Share on linkedin
LinkedIn
Share on twitter
Twitter
Share on facebook
Facebook